Peki neden böyle oldu?
2008’e kadar altın, merkez bankaları için cazip olmaktan uzak, adeta "tu-kaka" görülen bir emtiaydı.
Faiz getirmez, transferi zor, depolaması maliyetli...
Batı bu tarihe kadar elindeki altından peyderpey "kurtuldu".
1. Milat (2008 Küresel Finans Krizi): "Güvenilir dağlara" kar yağdı. Ekrandaki veya kâğıttaki varlıkların kriz anında ne kadar sanal kalabildiği görüldü ve ilk uyanış başladı.
2. Milat (2022 Rusya Yaptırımları): Batı ülkeleri, Rusya’nın yurt dışındaki milyarlarca dolarlık varlıklarını dondurdu. Bu varlıklar elbette "belirli ülkelere ait olan" tahvillerden ve nakit hesaplardan oluşuyordu. Milyarlarca doların bir gecede dondurulabildiğini gören gelişmekte olan ülkeler için bu durum ikinci ve en büyük uyanış oldu.
Sonuç?
2000 yılında merkez bankalarının uluslararası rezervlerindeki ABD Doları payı %71,5 iken, bu oran %57,1’e geriledi.
Başka bir ülkeye ait "kâğıt varlıklar" yerine, hiçbir ülkeye ait olmayan tek gerçek değerin yani fiziki altının önemi anlaşıldı.
Bugün madenlerden çıkan altının en büyük alıcısı artık bizzat merkez bankaları...




