27 Kasım 2010 Cumartesi

Son dönem beklentileri


Yaklaşık 10 bin şube, 200 bin çalışan ve 950 milyar TL’lik aktif büyüklüğe sahip Türk Bankacılık Sistemi yılın ilk 9 ayında yaklaşık 17 milyar TL net kâr elde etti. Bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre %7 artış gösterse de aslında sektörde faaliyet gösteren 49 bankadan yarısından çoğunun kârları geçen yıla göre azalış gösterdi. Bankacılık sektörü dünyada çalkantılı bir dönemden geçmesine rağmen ülkemizdeki bankalar hız kesmeden kârlılıklarını arttırmaktalar. Sadece 4 bankanın yalnızca 9 ayda elde ettiği net kâr, Türkiye Cumhuriyeti’nin IMF’ye kalan borcundan daha fazla. Bu kârın %54’ü özel bankaların, %30’u kamu bankalarının, %9’u yabancı bankaların, %4’ü Kalkınma ve yatırım bankalarının, kalan %3’ü ise Katılım bankalarının. ING, Şekerbank, Fortis, TEB gibi küçük bankalar kârlılıklarını arttırmakta zorlanırlarken Garanti, Yapı Kredi, İş bankası, Akbank gibi büyük bankalar çok yüksek kârlılıklarla yola devam etmekteler. Bu tabloya göre banka evlilikleri sürpriz olmayacak. Otorite de diğer taraftan sektördeki tekelleşmeden rahatsızlık duyduğunu her fırsatta dile getirmeye başladı. 49 bankadan müteşekkil bankacılık sisteminin net kârının %80’inden fazlası sadece 3 kamu bankası ve 4 büyüklere ait. (Garanti, İş, Yapı Kredi, Akbank)
Bankacılık sektörünün otoritesi Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun, bankaların üst düzey yöneticileriyle yaptığı periyodik anketin en sonuncusuna göre önümüzdeki döneme dair beklentiler TÜFE’nin son çeyrekte aynı seviyelerde tutunacağı yönünde. Amerikan Doları’nın mevcut duruma göre yılı belirgin bir artış-azalış yaşamadan aynı seviyelerde tamamlayacağı bekleniyor. Reel sektörün finansman ihtiyacının artacağına dair çok kuvvetli bir beklenti hâkim. Konut kredisi oranlarının daha da düşeceğine dair beklenti yok denecek seviyede iken çoğunluk bu seviyelerde bir süre daha kalacağı yönünde hemfikir. Görüş bildiren üst düzey yöneticilerden %22’si ise konut kredisi oranlarının yılsonuna doğru artacağını öngörüyor. Bankacılıkta kârlılığın hangi yönde olacağı sorusuna verilen cevaplarda “kârlılık azalacak” diyenler çoğunlukta. Bankaların mevduata verdikleri faizle kredilerden aldıkları faiz arasındaki marjın daralması kârlılıkları direkt olarak etkileyen unsurların başında geliyor. Bu durum karşısında önümüzdeki dönem bankaların komisyonlardan ve hizmet gelirlerinden kârlılığı arttırma eğilimine girmeleri kaçınılmaz.
Bankaların üst düzey yöneticilerine “önümüzdeki dönem bankaların kârlılığını aşağıdakilerden en çok hangisi etkileyecek” sorusu yöneltildiğinde sıralamalarının en sonunda “sektördeki rekabet seviyesi” yer alıyor. Bu durum Türk Bankacılık Sektörü’ndeki kangren haline gelmek üzere olan sorunun en net teşhisi aslında. Yöneticilerin kârlılıklarda en son düşündüğü şey, hatta hiç düşünmedikleri ve endişe etmedikleri şey sektördeki rekabet durumu. Sektörün geneline hakim az sayıdaki büyük banka gittikçe pazara daha çok hakim olacak ve sektör 3-4 özel büyük banka etrafında kümelenecek gibi görünüyor.
Önümüzdeki dönemle ilgili söylenebilecek en net şey bankaların kârlılıklarının daralacağıdır. Bankalar düşen kârlılıkları telafi edebilmek için daha çok hacim yapmak zorunda kalacaklar, daha fazla kredi kullandırmaya çalışacaklar, daha fazla kredi kartı satmaya çalışacaklar ve her şeyden önemlisi faiz dışı gelirlerini, bankacılık hizmet ücretlerini arttıracaklardır. Önümüzdeki yıl daha pahalı hizmet alınan, açık veya gizli daha yüksek komisyonların konuşulduğu bir bankacılık sektörü göreceğiz.

18 Kasım 2010 Perşembe

Kim derdi ki bu millet tefecilere rahmet okuyacak…



Elbette tefecilere rahmet okunmaz, lakin teşbihte hata olmaz. Bankalar, özellikle kredi kartından yahut kredili mevduat hesabından dara düşüp nakit çeken insanlara öylesine öldürücü faiz uyguluyor ki biçare insanlar bu borçlarını ödeyebilmek için tefecilere başvuruyorlar. Türkiye’de bankacılık sisteminin geldiği nokta maalesef bu, tefecilere rahmet okutan bir sistem.

Bu öyle bir sistem ki, 2010 yılı Eylül sonu net karlarına baktığımızda piyasa yapıcısı dört büyük bankanın (İş Bankası, Garanti, Akbank ve Yapı Kredi) net karlarının 8 milyar 750 milyon TL olduğu görülüyor. Sektördeki yalnızca dört adet bankanın sadece 9 aylık net karı, Türkiye Cumhuriyeti’nin IMF’ye kalan toplam borcu kadar!

Ülkemizde yıllık enflasyon %8. Reel bir getiri elde edebilmek için enflasyon oranının üzerinde bir getiri elde etmek elzem. Bu reel getirinin kesin bir sınırı olmamakla birlikte makul bir sınırı vardır ve olmalıdır da zaten. Makul reel getiri oranı bu enflasyon seviyesinde %10 kabul edilse, artı yıllık %8 enflasyon ve 1-2 puanlık yuvarlama ile kabaca yıllık maksimum %20’lik bir faiz seviyesi bu bankaları doyurmalı.

Bizim insanımız ariftir. Reel getiri, bileşik faiz vs gibi ince hesap kitap işlerinde usta olmasa dahi bu ortamda bankaların nasıl öldürücü oranlarla, sözleşmelerle hayat karartabileceğini bilir. Bankalarla çalışmanın ne demek olduğunu çok iyi bilir. Bilir bilmesine de hayat şartları, şu veya bu nedenle insanlarımız bu bankaların kucağına düşebiliyor. Her biri avukatlar ordusu ile çalışan ve artık önemli bir kısmı yabancıların eline geçmiş bulunan bankalar, dara düşüp nakit ihtiyacını istemeyerek de olsa kredili mevduat hesabından yahut kredi kartından temin yoluna giderek büyük yanlış yapmış insanları affetmiyorlar. Nasıl affetmiyorlar, yıllık %8 enflasyon oranının olduğu günümüzde kredili mevduat hesabına, inanmak güç ama, %80 yıllık faiz uygulayarak affetmiyorlar. Kredi kartından nakit çekime yıllık %35-40 faiz bindirerek affetmiyorlar.

Bu çarpık sisteme müdahale edilmemesi tefeci piyasasını canlandırdı. İnsanlar şu veya bu nedenle bankalara olan kredi kartı ve kredili mevduat hesabı borçlarını tefecilerden aldıkları borçlarla kapatıyorlar. En yaygını, tefeciler çeşitli isimlerle kurdukları göstermelik şirketlerine aldıkları POS’lar ile kendilerine başvuranların borçlarını yapılandırıyorlar. “Bankaya olan borcuna banka yıllık %40 faiz uyguluyor, ben sana %20 yıllık faizle para vereyim, bankaya borcunu kapatalım, seni bankadan kurtarayım” Maalesef bankalardan kurtulmak için, banka borçlarının kapatılabilmesi için tefecilere başvurular inanılmaz derecede yoğun. Bankaların bu fahiş oranlarla insanları kıskaca almasına müdahale etmeyen devlet, borçluların bu bankalardan kurtuluş olarak gördüğü tefecilerin peşinde. Tefecilik de tabi ki asla ve asla kabul edilemeyecek bir oluşum ama sivrisineklerle beyhude mücadeleyi bırakıp bataklığı kurutmak için kim ne zaman faaliyete geçecek acaba… “Kim derdi ki bankalar tefecilere rahmet okutacak” derken bunu kastediyorduk, tefecilerin bile yıllık %20 faizle çalıştığı ortamda yıllık %80 faizle çalışan bankalar..

Rahmet okutmak demişken, bu sözün çıkışına sebep olarak anlatılan olay ile yazımızı tebessümle sonlandıralım. Evvel zamanda şehrin birinde bir mezar soyguncusu varmış. Cenaze gömüldükten bir gün sonra mezara bir gidilirmiş ki, mezar soyulmuş, cenazenin kefeni, kabrin tahtaları vs… Ahali bu mezar soyguncusunun kim olduğunu bilirmiş bilmesine de bir türlü suç üstü yakalayamazmışlar. Gel zaman git zaman bu böyle sürüp giderken mezar soyguncusu ölüm döşeğine düşmüş ve oğlunu çağırarak “ben bu güne kadar sizin rızkınızı mezar soyarak çıkardım. Şimdi ölüp gidiyorum. Arkamdan herkes bayram yapacak. Bir kişi bile 'Allah rahmet eylesin' demeyecek. 'öldü de kurtulduk' diyecekler” diye itirafta bulunmuş, üzüntüsünü dile getirmiş. Bu olay oğlanın çok gücüne gitmiş. Babasına “sana söz veriyorum baba, herkes arkandan rahmet okuyacak” demiş. Mezar soyguncusu ölmüş, ahali hakikaten bayram etmiş. Birkaç gün sonra gene bir cenaze, ama herkesin içi rahat. Cenaze gömülmüş. Bir gün sonra mezarlığa gidildiğinde o da ne, mezar gene soyulmuş ve eskisinden farklı olarak cenazenin göğsüne kocaman bir haç çakılmış. İnsanlar artık bunu sürekli görünce “Allah gani gani rahmet eylesin, merhum filanca efendi de mezar soyardı ama hiç olmazsa böyle haç çakmazdı” demeye başlamışlar. Oğlan hakikaten de babasına bol bol rahmet okutmuş arkasından…

Sevdiklerinizle birlikte nice güzel bayramlara. Hayırlı bayramlar.

15 Kasım 2010 Pazartesi

“Sosyal Devlet” bankalara ne zaman dur diyecek?



Anayasamızda devletimizin ve yönetim şeklimizin tarifi yapılırken “sosyal devlet” tabiri vurgulanır. Sosyal devlet tabirinden “sosyal adaleti sağlamak için devletin sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesi” anlaşılmaktadır. Devlet belki her zaman ifade edilen amacı sağlamak maksadıyla olmasa da gereğinden fazla sosyal hayata müdahale ederken güçsüz vatandaşını güçlü ekonomik kurumların sömürüsünden korumak amacıyla acaba ne zaman ekonomik hayata müdahale edecek? Evet, güçsüz vatandaşın güçlü bankalar karşısındaki durumundan bahsediyoruz.

Eskiden bankaların faaliyetleri şu çarktan ibaretti: vatandaştan mevduat topla, bu parayla devlet tahvili ve hazine bonosu al, bu kâğıtlardan kazandığın faizin bir kısmını da mevduat yatıran müşterilerle paylaş. Ekonomik şartların değişmesiyle sadece devlet tahvili ve hazine bonosu faizinin bankaları doyurmaya yetmeyeceği anlaşıldığında bankalar bireysel bankacılığı ve akabinde aktif pazarlamayı “keşfettiler”. Gerekli düzenlemelerin yapılmamış olmasından istifade eden bankalar, 1000 liralık geliri olan kişilere 5000 lira limitli kredi kartları sattılar, aynı kişilere 5000 lira limitli kredili mevduat hesapları (KMH) açtılar ve bilinçsizce bunları kullanan büyük bir kitle yakaladılar. Felaket adım adım ve “geliyorum” diye bağırarak bizi sarmaladı. Milyonlarca insan milyarlarca TL borç altına girdi, bunları ödeyebilmek için evinden arabasından oldu. Sosyal devletin gereği olarak düzenleyici kurumların bu duruma göz yummaması gerekiyordu ama meydan bankalara bırakıldı, karşılıksız para alıyormuşçasına sıcak paraya karşı koyamayan insanlarımız, evet kendileri düştüler ama sadece kendileri ağlamadılar bu süreçte.

Günümüzde oyunun şekli biraz değişse de özü hiç değişmedi aslında. Zor durumda ama az çok geliri de olan insanlar sürekli bankaların amansız takibinde. Aslında çoğu kişi bankaların insafsızlığının ve bankalarla çalışmanın ne demek olduğunun farkında olsa da, maddi açıdan zor durumda olmaları yüzünden tüm prensiplerini bir kenara bırakarak istemeyerek bankaların müşterisi olmakta... Bu durum karşısında, sosyal devlet olmanın gereği vatandaşını bankaların insafsız şartları karşısında korumak değil midir? Yıllık enflasyonun %8 olduğu bir ülkede bir bankanın KMH faizinin yıllık %80 olmasına nasıl müsaade edilebilir? Bankalar hala nasıl televizyonlarda gazetelerde aslında yıllık faizi %18 olan bir krediyi “aylık %0,45 faizli” diye pazarlayabilir? “Sattığı” kredi kartı için bir banka nasıl olur da 30-40 lira her yıl ücret alabilir ve dahası, nasıl olur da bir bankanın müşterisinden kart “kullanmama” bedeli almasına göz yumulabilir? Yıllık 50 Dolar’ın üzerinde hesap işletim ücreti dünyanın hangi ülkesinde uygulanabilir? Maalesef ülkemizde bunların hepsini yaşamaktayız. Banka ve bankalardan sorumlu resmi kurum yöneticilerinin, “banka” ve “bankacı” kelimelerinin insanlarda neden nefret uyandırdığını anlamakta zorlanıyor görüntüsü vermeleri oyununu daha ne kadar seyredeceğiz?

O bankalara gitmeyin, şu bankaları tercih etmeyin demekle geçiştirilemeyecek ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Devlet, sosyal devlet olmanın gereğini yapıp bu duruma müdahale etmelidir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu koşullarda çalışan bankalar yok, bizde de olmamalıdır.

Tüm koşulların bankaların lehine olduğu, vatandaşın bankaların karşısında korunmasız kaldığı bu insafsız piyasada yabancılar milyar dolarlar verip Türk bankalarından hisse almayacak da hangi ülkenin bankalarından hisse alacak? Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan izin alıp bir an evvel Türkiye’de bankacılık faaliyetlerine başlamak için ellerini ovuşturan yeni taliplerden ve mevcutlardan bu vatandaşı kim ne zaman koruyacak?..

3 Kasım 2010 Çarşamba

İllerimizin bankacılık sektöründeki sicili

Mevduat bankalarıyla yahut katılım bankalarıyla her hangi bir iş ilişkisine girmiş tüm kişilerin ekonomik sicilleri belli bir merkezde toplanıp bu bilgiler tüm bankaların kullanımına sunulmakta. Her hangi bir bankadan alınan kredi kartı, kredi, çek defteri vs hangi ürün olursa olsun müşterinin bu ürünleri ne kadar “düzgün” kullanıp kullanmadığını tüm bankalar sistemlerinden görebilmekteler ve buna göre müşterilerini sınıflandırmaktalar.

Buna benzer şekilde, bankaların üst mercii olan kurum da (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, BDDK) ülke çapındaki tüm bu verileri derleyerek her 3 ayda bir yayınlamaktadır. Bankalar, sistemlerinden şahıs bazında yahut firma bazında müşterilerinin performansını takip ederken BDDK’nın sunduğu bu veriler de sektörler ve illerin ekonomik performansı hakkında genel bilgiler verirler.

BDDK’nın, kısa ismi Fintürk olan, Finansal Türkiye Haritası 2010 ilk yarı verilerinden derlediğimiz verilerle illerimizin bankacılık alanındaki genel performanslarına göz atacağız. Bunu yaparken bankaların sadece yurt içi şubeleriyle yapılan işlemleri dikkate alacağız ve İstanbul, Ankara, İzmir’i çalışmamızın dışında tutacağız. Sonuçları yorumlamadan, sadece sayısal verilere dayanan mevcut durumu paylaşacağız.

Bu bankacılık verilerine göre, kişilere yahut firmalara, bankaların kullandırdığı nakdi kredilerde geri ödemelerin en sorunlu olduğu iller bankalara 3 milyar 350 milyon TL kredi borcu olan Iğdır, Düzce ve Zonguldak. Nakdi kredilerin bankalara geri ödemesinde en az sorunlu iller ise bankalara 900 milyon TL’nin üzerinde nakdi kredi borcu olan Tunceli, Bingöl ve Karaman.

Taşıt kredilerine baktığımızda ise bankaların tahsilâtta en zorlandığı illerin, bankalara toplam 30 milyon TL’nin üzerinde taşıt kredisi borcu olan Kırıkkale, Sivas ve Artvin olduğu görülüyor. Taşıt kredilerinde en sorunsuz illerin ise bankalara yaklaşık 7 milyon TL taşıt kredisi borcu olan Bitlis, Karaman ve Muş olduğunu görüyoruz. BDDK verilerinde sıfır araç-ikinci el araç ayrımı olmasa da sorunlu taşıt kredilerinin daha çok ikinci el binek araçlarda olduğu sektörde bilinen bir gerçek.

Bankalar konut kredilerinin tahsilâtlarında daha rahatlar. Müşteriler, borca söz konusu olan şey içinde yaşadıkları ev olunca kredilerini geri ödemekte daha gayretliler. Taşıt ve diğer tüketici kredilerine oranla konut kredilerinin geri ödemesindeki gecikmeler, yasal takipler çok daha az. Konut kredilerinin geri ödemesinde en zorlanan iller, bankalara toplam 102 milyon TL konut kredisi borcu olan Hakkâri, Ardahan ve Düzce. Konut kredisinde bankaların verdikleri krediyi geri almakta en az zorlandığı, en az sıkıntı yaşadığı iller ise Karaman, Kırşehir ve Tunceli. Bu üç ilimizin bankalara toplamda 200 milyon TL konut kredisi borcu var.

Taşıt ve konut haricinde, müşterilerin kullandığı diğer tüm tüketici kredilerinin tahsilâtlarında ise bankaların en çok zorlandığı iller, bankalara toplamda 3 milyar 150 milyon TL diğer tüketici kredisi borcu bulunan Gaziantep, Antalya ve Aydın illerimiz. Bu kalemde yaklaşık 250 milyon TL bankalara borcu bulunan ve bankaların tahsilâtta en az zorlandığı illerimiz ise Tunceli, Muş ve Bitlis.

Bankalardan kişi başı en çok nakdi kredi kullanan illerimiz ise Antalya, Kocaeli ve Muğla. Bu üç ilimizin bankalara kredi borcu toplamda 26 milyar TL’ye yakın. Bu rakam şahısların ve firmaların (gerçek ve tüzel kişilerin) kullandığı nakdi kredileri gösteriyor. Bankalardan kişi başına en az nakdi kredi kullanılan iller ise, bankalara toplamda 600 milyon TL kredi borcu olan Muş, Hakkâri ve Şırnak illerimiz.

Mevduatta ise bankalarda kişi başı en çok mevduata sahip illerimiz Muğla, Antalya ve Uşak. Bu mevduat sadece şahıslara ait olan, firmaların mevduatının dâhil edilmediği tutardır (Tasarruf mevduatı). Sadece bu üç ilimizin bankalarda tuttuğu tasarruf mevduatının toplamı 16 milyar 500 milyon TL’dir ki bu tutar İstanbul, Ankara, İzmir hariç tüm Türkiye’nin tasarruf mevduatının yaklaşık %13’üne tekabül etmektedir. Bankalarda kişi başına en az mevduata sahip illerimiz ise Muş, Ağrı ve Bitlis. Bu üç ilimizin bankalardaki toplam tasarruf mevduatı sadece 415 milyon TL.

Bu verilere dayanarak ekonomik ve kültürel birçok genelleme yapmak, çeşitli varsayımlar üretmek mümkünse de biz konunun o tarafına girmeyip sadece derlenmiş bu verileri sunmakla yetineceğiz.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Petrol şirketlerini boykot mu dediniz?




“Petrol şirketleri fiyatları arttırmaya hazırlanıyor, hiç benzin almayarak araçlarımızı garaja park etmek mümkün değil. O halde sadece aşağıdaki üç şirketten benzin almayarak en azından bu şirketleri, fiyatları yükseltmemesi ve hatta indirmesi konusunda zorlayabiliriz” Özetle bunu ifade eden bir mail daha önce sanırım size de ulaşmıştır. Son günlerde aynı mail biraz daha farklı ifadelerle tekrar dolaşmaya başladı. Petrol fiyatlarını arttıran ve 1 litre benzin için dünyada en çok parayı bizim veriyor olmamızın sorumlusu ambargo uygulamamız istenen bu petrol şirketleri mi acaba?

Konuyu biraz genelden ele almaya başlamakta fayda var. Dünyada petrol fiyatlarını oluşturan en önemli etken (arz-talep klasiğinden sonra) petrol çıkarılan ülkelerdeki stabilitedir, yani bu ülkelerdeki savaş ve kargaşa durumu, ekonomik ve politik istikrarın vaziyetidir. Dünya çapında petrol fiyatlarının ilk sıçradığı dönemler 1970’lerin ortalarındaki Arap-İsrail savaşı, 1980’lerin hemen öncesi ve sonrasındaki İran Devrimi ile İran-Irak savaşıdır. Bu gelişmeler sonucu, 1973’te varili (1 varil 159 litre) yaklaşık 5 Dolar olan ham petrolün fiyatı 1983 yılına gelindiğinde yaklaşık 30 Doları gördü. 2000’li yıllarda ise petrol çıkarılan ülkelerdeki savaş ve kargaşalara Suudi Arabistan’ın petrol rezervlerinin tahmin edilenden erken biteceği gibi bir takım spekülasyonlar da eklenince 2001’de 23 Dolar olan ham petrolün varili Temmuz 2008’de İran-ABD restleşmesinin doruğa ulaşmasıyla tarihi rekorunu kırarak 147 Doları görüp nihayet bugünkü seviyesi olan 80 Dolara “geriledi”.

Petrol en çok ve en yaygın kullanılan enerji kaynaklarından biridir. Petrol fiyatlarındaki artış tüm dünyada malların ve hizmetlerin fiyatlarını da arttırır. Petrol fiyatları arttıkça, petrolle çalışan ekipmanlarca çıkarılan altının fiyatı da artar, mazotla çalışan pompalarla sulanan tarlalarda bahçelerde yetişen ürünlerin fiyatları da zamlanır, üretilen diğer ürünlerin ülke içinde yahut ülke dışındaki pazarlara nakliye masrafları da artar ve o ürünlerin fiyatları zamlanır. Kısaca, petrol fiyatlarındaki artış herkesi çok yakından ilgilendiren önemli sonuçlar doğurur.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun 2010 ilk yarı sonu verilerine göre ülkemizde petrol piyasasının %81’i beş şirketin elinde. En çok pay sahibi olandan az pay sahibi olana göre sırasıyla bu şirketler Avusturya’lı Petrol Ofisi %32.8, İngiliz Shell %18, Koç Holding’in Aygaz’ının en büyük ortağı olduğu Opet %15, İngiliz BP %10 ve Fransız Total %5.1

Dünyadaki petrolün %80’i sadece 12 ülkenin rezervlerinde. (OPEC ülkeleri, Petrol İhraç Eden Ülkeler: Kuveyt, İran, Irak, S.Arabistan, Venezüella, Katar, Libya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Ekvator ve Angola) Biz de diğer bir çok ülke gibi petrolü Dolar karşılığında dışarıdan satın alıyoruz. Ülkemizde akaryakıtta otomatik fiyatlamaya geçildikten sonra herkes benzin fiyatlarının dolar yükselirse ve ham petrolün varil fiyatı artarsa artacağını, bunlar düşerse de bizdeki benzin fiyatlarının da düşeceğini zannetti ama gerçekleşen durum hiç de öyle olmadı. Olmadığının en bariz göstergesi Temmuz 2008’de varili 180 TL olan ham petrol bugün 115 TL, Peki 2008’de litresi 3,45 TL olan benzin bizde neden bugün 3,75 TL? Bunun asıl sorumlusu petrol satan şirketler değil petrole konan vergidir. Bugün satın aldığımız benzinin rafineri çıkış fiyatı yani vergisiz fiyatı sadece 95 kuruştur. %268 vergi ile 3,45 TL olan 1 litre benzin yaklaşık 30 kuruşluk nakliye ve istasyon kârı ile bize 3,75 TL’ye ulaşmakta.

Dünyada ham petrol fiyatları artar artmaz yahut Dolar yükselişe geçer geçmez “otomatik fiyatlama gereği” hemen zamlanan benzin fiyatları, durum terse dönüp de Dolar ve dünyada ham petrol fiyatları düşünce pompa fiyatlarına yansımıyor. Bunun en büyük nedeni Maliye’nin düşüşlerde vergi oranlarını yükselterek pompa fiyatlarını sabitlemesi ve vergi gelirini arttırması. Kaçak benzin-mazot ticaretini arttıran bu uygulama kayıt dışı çalışanlardan alınamayan vergilerin telafisi için kayıt altındaki kişilere daha da yüklenerek alınmaya devam ediliyor. Tarım ve hayvancılıktaki hüsrandan sonra Maliye’nin de kayıt dışı ile mücadelede yıllardır pasif davranıp kayıt dışı çalışarak para kazananlardan vergi alamaması, bunu telafi etmek için kayıt altına girmiş dürüst insanlara, ücretlilere, esnafa ve kurumlara her yönden yüklendikçe yüklenmesi üzücü.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Madem Evinizi Krediyle Alacaksınız



Satın alınacak şey ne olursa olsun bunu satın almanın en kestirme ve en rahat yolunun mevcut maddi birikimle olacağına şüphe yok. Yeterli maddi güce kavuşmadan dış destekle satın alınacak her şeyin ekstra bir maliyeti külfeti olacaktır, bu dış destek aileden yahut yakın bir dosttan alınacak değilse tabi. Günümüzdeki tüketim alışkanlıkları bizleri maalesef maddi gücümüz olmasa dahi bazı harcamalara itiyor, iç sesimiz çoğumuza “kendini bundan mahrum bırakma, borçlanarak al, tüket, kullanmaya başla, akabinde bir şekilde ödersin” diye fısıldıyor.

Bir ev satın alarak ev sahibi olmak şüphesiz ev sahibi olmayan herkesin bir gün mutlaka gerçekleştirmeyi düşündüğü, bunun için çalıştığı, ulaşmak istediği tatlı bir hedeftir. Bu minvalde, yeterli birikimi olmadığı halde kendince bazı sebeplere istinaden konutunu krediyle alacaklara konut kredisi kullanımı hususunda bazı ikazlarda ve yönlendirmelerde bulunmakta fayda var.

Yazımız bir mevduat bankasından kredi yahut bir katılım bankasından fon kullanarak ev satın almayı düşünenlere, buna karar vermiş olanlara hitap ediyor. Yani yeterli birikimimiz yok ve buna rağmen dış destek olarak bu kurumlara başvurup kredi kullanmaya hazırlananlar, bunu planlayanlar. Tasarruflarımızla ev almaya hazır olmadığımız malum, peki krediyle ev almaya hazır mıyız? Bu sorunun cevabı için kendimize mini bir test yapmak durumundayız:

1-Aylık düzenli ve yeterli bir gelirimiz var mı? Düzenli bir gelirimizin olması ve bu düzenli gelirin kredi süresince (5 yıl, 10 yıl!) elde edilmesine kesin gözüyle bakabiliyor muyuz? Maaşlı çalışmıyorsak ve düzenli bir gelirimiz yok ise, kazandığımız 3 aylık paranın toplamı sürekli belli bir seviyenin üzerinde kalabiliyor mu? Aydan aya değişse de, her 3 aylık toplam kazancımızın en az 5,000 TLolması gibi.

2-Kredi geçmişimiz düzgün mü? Bankaların kredi kartı, kredi, çek ve senet kullanan kişiler hakkında istihbarat imkanı son derece geniştir. Bir bankadan alarak kullandığımız kredi kartımızın ödemelerini ne ölçüde düzenli yaptığımızı tüm bankalar görebilir. Özellikle yakın geçmişte ödenmemiş bir çek, senet, zamanında ifa edilmemiş bir kredi borcu yahut kredi kartı borcu, kredi alırken mutlaka karşımıza çıkacak ve kredi almamızı olumsuz etkileyebilecektir.

3-Belli bir miktar birikimimiz var mı? Satın almayı düşündüğümüz evin değerinin en az dörtte biri kadar birikimimiz olması gerekiyor. Zîra bankaların çok büyük bir kısmı sadece konutun değerinin dörtte üçü kadar kredi verirler. Konutun değeri kadar (%100 finansman) kredi veren bankalar var ise de bunların kredi oranları daha yüksek olmaktadır. Bu da ödemelerimizi ağırlaştıracak, bizi zorlayacaktır. %100 finansman yerine biraz daha sabırlı olup peşinatı biriktirmek her halûkarda daha mantıklı bir yaklaşımdır.

4-Paramız var ancak buna rağmen kiramızı, faturalarımızı, senetlerimizi vs zamanında ödeyebiliyor muyuz? Unutmamak gerekir ki paramızın olduğu durumda da borcun ödenmesi kadar, borcu zamanında ödeme alışkanlığı da çok ama çok önemlidir.

5-Zor zamanımızda ailemizin bize maddi yardımda bulunma durumu var mı? İşlerimizin geçici olarak bozulması, belli bir dönem işsiz kalmamız halinde bize, borçlarımızla birlikte, ellerinden geldiği kadar sahip çıkabilecek maddi imkânı ve isteği olan bir ailemizin olması, kredi kullanım aşamasında, krediye resmi kefil olmasalar dahi fırtınalı günlerde perişan olmamak için önemlidir.

Mini testimizdeki ilk iki soruya hayır demek zorundaysak zaten banka bize kredi vermeyecektir. Sonraki üç sorudan her hangi birisine hayır demek durumundaysak da evdeki bulgurdan da olmamak için krediyi kullanmadan evvel bir daha düşünmekte kesinlikle fayda var.

Kredi kullanmakta kararlı olanlara bazı önerilerde bulunmakta fayda var. Öncelikle asla sadece kredi oranları üzerinden karşılaştırma yapılmamalıdır. Kredinin gerçek maliyeti 10 yıl boyunca yapacağımız tüm ödemelerin toplamıdır. Karşılaştırmayı bu meblağ üzerinden yapmak doğru olandır. Bir konut kredisindeki masrafları dört ana başlıkta toplayabiliriz:

1. Ekspertiz Ücreti. Konuta giderek hem evi hem de tapudaki belediyedeki kayıtlarını vs inceleyecek eksper için 400 TL - 500 TL arasında bir defaya mahsus alınan ücrettir (100 metrekarelik şehir içindeki standart bir ev için)
2. Dosya Masrafı. Proje komisyonu, operasyon ve istihbarat ücreti vb isimler altında kredi tutarının yaklaşık %1 - %2’sini bir defaya mahsus ödememiz gerekecek.
3. Konut ve DASK Sigortaları. Yıllık kabaca 350 TL civarında ödeme yapmamız gerekecektir (10 yıl boyunca toplam 3 bin 500 TL ödenmiş olacak)
4. Hayat Sigortası. Aslında kanunen zorunlu değildir. Tüketicinin korunması hakkındaki kanun açıkça “bir malın satılması başka bir malın satılmasına bağlanamaz” demekteyse de bankalar müşteriyi zorlayarak hayat sigortası yaptırmadan kredi vermeyebilmekteler. Sıkı bir pazarlıkla hayat sigortası yaptırmamak 100 bin TL’lik 10 yıl vadeli konut kredisinde bize 5 bin TL ile 7 bin 500 TL arasında bir tasarruf sağlar. (Katılım Bankaları, çalışma prensipleri gereği hayat sigortası yaptırmazlar)

Tüm bu masraflar için kredinin vadesi boyunca ödeyeceğimiz tutarların toplamları üzerinden karşılaştırma yapmak en doğrusudur, sadece kredi oranına bakarak karşılaştırma kesinlikle yanıltıcıdır. En nihayetinde bunu çok kısaca örnekleyerek yazımıza son verelim.

Hayat sigortasını zorunlu tutan bir bankadan 100 bin TL, 10 yıl vadeli, aylık %0,89 oranla kullanacağınız kredi için 10 yıl boyunca tüm masraflar dahil 176 bin TL ödemiş olacaksınız.

Hayat sigortası yaptırmadan bu krediyi kullanmanıza izin veren bir bankadan ise krediyi aylık %0,95 oranla dahi kullanmış olsanız 10 yıl boyunca tüm masraflar dahil 173 bin 500 TL ödemiş olacaksınız.

Tüm bu bilgiler ışığında ev satın alma kararımızı, satın alma şeklimizi, krediyle almakta kararlıysak da en azından doğru kurumu seçmek konusundaki yöntemlerimizi yeniden gözden geçirmekte fayda var.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Kur Savaşları



1950’li yıllara kadar Dünya savaşlarının yaralarını saran ülkeler, ardından 1990’lara kadar süren bir soğuk savaş dönemine girdiler. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasının akabinde, içinde bulunduğumuz zamandan itibaren savaşlar bundan böyle bir süre “kur savaşları” olarak devam edecek gibi görünüyor.

Kur savaşları nedir? “Ülkelerin kendi paralarının değerini, yabancı paraların değeri karşısında düşük tutmaya çalışmaları ve bu durumu başka ülkelerle rekabette avantaj sağlamaya çalışmaları” şeklinde özetleyebiliriz kur savaşlarını. (Ülkemize uyarlarsak: Dolar 1,20 TL değil 1,75 TL olsun!)

Peki, ülkeler para biriminin değeriyle oynayarak nasıl bir avantaj sağlarlar? Bir ülkenin parası ne kadar değerli ise o ülkenin diğer ülkelere mal ve hizmet satması da o kadar zor olur. Ülkemize uyarlayarak somutlaştırırsak; Türkiye’de mal imal edip bunu 150 TL’ye yurt dışına satacak firmayı düşünelim. Dolar’ın 1,50 TL olduğu durumda malın yurt dışına satış (ihraç) bedeli 100 Dolar oluyor. Ancak kurların değişmesinin sonucu bizim paramız değerlenirse-yabancı para değersizleşirse, örneğin Dolar 1,50 TL’den 1,20 TL’ye düşerse, yurtdışına o malı satacak firmanın satış fiyatı artık 100 Dolar değil 125 Dolar olacak (150 TL/1,20=125 Dolar). Kurlardaki bu değişiklik sonucu yurt dışına mal satacak firmanın malına durduk yerde %25 zam yapılmış gibi olacak ki bu durumda yurt dışından malı alacak firma büyük olasılıkla alımını iptal ederek kendine başka ülkelerin pazarlarından tedarikçi aramaya başlayacak. Hâlbuki bizim paramızın değeri düşseydi de Dolar değerlenseydi, 1,50 TL’den 1,75 TL’ye çıksaydı mesela, o malın ederi 100 Dolardan 86 Dolara düşecekti (150 TL/1,75=86 Dolar) ve satıcı ülke diğer ülkelere daha çok mal satacak bu durumdan avantaj sağlayacaktı.

Geçtiğimiz yıllardaki ağır ekonomik krizler, ülkelerin faizlerini düşürmelerine yol açtı. Zaten düşük olan faizlerini daha da düşüren gelişmiş ülkelerdeki nakit para sahipleri (sıcak para) faizlerin nispeten yüksek olduğu ülkelere paralarını götürerek o ülkelerden faiz kazanmaya başladılar. Dengeleri alt üst eden de bu sıcak paranın ülkelere girişi oldu. Aslında kur savaşlarını başlatan ülkeler olarak anılan ülkelerin yaptığı savaş değil savunma. Ülkelerine gelen ve getirdikleri yabancı paraları satarak yerli para alan fonlar yerli paraların değerini yükselttiler, tıpkı ülkemizde olduğu gibi. Milyarlarca Doları ülkemize getirerek bunu TL’ye çeviren fonlar TL talebini arttırdı, TL’ye olan yüksek talep, TL’nin değerini arttırdı ve döviz ucuzladı. 100 Dolara satacağı malı şimdi 125 Dolara ancak satabilecek duruma geldi ihracatçımız ve bu yüzden ihracat hız kesti, üretim yavaşladı. Merkez Bankamızın piyasadan Dolar toplamaya çalışarak piyasaya TL vermesinden başka biz bu duruma tedbir almazken başka ülkeler savunmaya geçtiler ve paralarının değerlenmesinin, dövizin ucuzlamasının önüne geçmeye çalışıyorlar.

Ülkemizde yaşanan ve bir süredir şahidi olduğumuz bu durum şimdilerde pek çok ülkede yaşanıyor. Kavgayı başlatan da parası değerlenen ülkelerin bu duruma müdahale etmeleri ve paralarının değerlenmesinin önüne geçmek için tedbirler alması. Bunun için ülkeye giren fonların girişini yavaşlatmak amacıyla vergi konulmaya başlanması bardağı taşıran son damla oldu ve başta Amerika bu durumu kabul etmeyeceğini açık açık ifade etti, bu ülkelerin mallarına ekstra gümrük vergisi uygulanması için kanun taslağı hazırlayarak bu ülkelere gözdağı verdi.

Gözdağı verilen ülkeler arasında biz bulunmuyoruz, zira paramızın değerini düşürerek dövizi pahalı hale getirmek gibi özel bir çabamız yok. Görünen o ki yapılacaklar, Merkez Bankamızın rezervlerini 100 milyar Dolara ulaştırmakla sınırlı kalacak. Ancak bu döviz alım ihalelerinin dahi Merkez Bankası başkanının da dediği gibi, kurları değiştirme etkisi olmayacak muhtemelen ve biz düşük döviz, değerli TL ile yola devam edeceğiz, yani bu kur savaşlarının içinde yer almayacağız.