15 Aralık 2010 Çarşamba

Borçlarımız ödedikçe artıyor!

Yıllardan beri kemer sıkıp ülke olarak iç-dış borçlarımızı ödemeye çalışıyoruz, vergi artışları, maaşların düşük tutulması vs gibi bin bir türlü sıkıntıdan sonra iç ve dış borçlanmada acaba ne durumdayız. Bunca sıkıntılı yıldan sonra iç ve dış borçlarımızı temizleyebildik mi, yahut azaltabildik mi, tünelin sonuna yaklaştık ışığı görecek miyiz?..

Ülkemizin dış borcu 3 farklı kalemin toplamından meydana geliyor, bunlar Merkez Bankası’nın borcu, özel sektörün borcu ve kamu sektörü borcu. Türkiye’nin toplam dış borcu 2002’de 130 milyar Dolar iken geçtiğimiz Ekim sonu itibariyle toplam dış borç tutarı ikiye katlanarak 266 milyar Dolar’a çıktı. Ülkemizin kamu sektörü dış borç stoku ise 2002’de 65 milyar Dolar iken bu rakam 2010 Ekim sonu itibariyle 85 milyar Dolar’a çıktı. İç borç stokumuz 2006’da 251 milyar TL iken Ekim sonu itibariyle bu tutar da 348 milyar TL’ye çıktı. İlginç bir ayrıntı, iç borcumuzun da %12’si yurt dışı yerleşiklere…

Malesef, görüldüğü üzere borçlarımızı azaltmak bir yana, hem iç borcumuz hem de dış borcumuz yıldan yıla sürekli artıyor. Sebebi tabi ki hala ödediğimiz tutardan fazla borçlanıyor oluşumuz: bu yılın ilk 10 ayında iç ve dış toplam 123 milyar TL borç ödemesi yaptık ama aynı dönemde 145 milyar TL yeni borç aldık. Bu borçlar karşılığında 2010 yılının sadece ilk 10 ayında 36 milyar TL iç borçlar için, 5 milyar TL de dış borçlar için yani toplamda sadece 10 ayda tam 41 milyar TL faiz ödedik. Yani 2003-2009 döneminde Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ve Ulaştırma Bakanlığı’nın varımızı yoğumuzu satarak gelir yazdığı 44,3 milyar Dolar’ın yarısından fazlası bu yılın sadece 10 aylık döneminde borçlarımızın yalnızca faizine gitti…

Tablo bütünüyle karamsar değil. Buraya kadar olan kısımda biraz da bardağın boş tarafına baktık. Borçlanma ile ilgili bazı olumlu konular da var ki bunların en başında geleni Uluslar arası Para Fonu IMF’ye olan borçlarımız. 2000-2010 arası IMF’den 47,3 milyar Dolar borç almışız, aynı dönemde ise 48,6 milyar Dolar borç ödemişiz. Kalan 6,5 milyar Dolarlık borcumuzun da 2013’te sıfırlanması planlanıyor. Diğer olumlu bir gösterge Merkez Bankası net rezervleri. 2002’de 28 milyar Dolar olan net rezervler günümüzde 76 milyar Dolar’a ulaştı. Bu net rezervler dış borçlarımızın %28’ine tekabül ediyor ki bu oran da yükseliş trendinde. Önemli bir diğer gösterge de vergi gelirlerimizin yüzde kaçının faiz harcamalarına gittiği. 2002’de vergi gelirlerinin %86’sı faiz harcamalarına giderken 2009 sonu itibariyle bu oran %31’e düşmüş durumda. Olumlu olarak yorumlanabilecek son gösterge ise bir yılda ülkemizde üretilen mal ve hizmetlerin toplam değerinin 2002’de %56’sı kadar dış borç stokumuz varken bu oran 2009’da % 43,5’e inmiş.

Toparlamak gerekirse, vatandaş olarak sürekli kemer sıkıyoruz, ülke olarak sürekli borç ödüyoruz ama diğer yandan da borçlanmaya devam ettiğimiz için (üretimi arttırmaksızın borcu yeni borçlarla kapatmaya çalıştığımız için) borçlarımız sürekli artıyor. Dış borç stoku bir yana, iç borç stokunun azaltılamaması ve bu borç stokunun da dış borçlarla birlikte sürekli artması iyi bir gösterge değil; iç borçların faizi dış borçlara göre hem çok yüksek hem de vadesi kısa. Vergi gelirlerindeki artış, borçların Gayrı Safi Yurtiçi Hasılaya oranı ve IMF’ye olan borçlanma yapısı ise olumlu göstergeler olarak ön plana çıkıyor.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Ülkeler arası sıralamalarda nerelerdeyiz?


Ülkemiz 1980’li yıllara kadar iktisatçıların belli zaman dilimlerini “kapalı ekonomi” belli zaman dilimlerini “içe kapalı ekonomi” olarak sınıflandırdıkları çeşitli dönemlerden geçti. 1980’li yıllardan itibaren ise adım adım dışa dönük, dünyanın önde gelen ülkeleriyle bütünleşmiş bir ülke haline geldik. Eskiden dünyadan bihaber yaşayıp giderken etrafımızdaki perdelerin kalkmasıyla dünya ülkeleriyle kendimizi kıyaslama imkânımız doğdu, gelir düzeyimiz diğer ülkelere göre ne durumda, ortalama yaşam süresi bakımından dünyada durumumuz nedir vb gibi bir çok başlıkta yerimizi gördük. Bunun en büyük faydası elbette somut verilere dayanan bu çalışmalara göre yetersiz kaldığımız alanlarda üst sıralara çıkmak için çaba sarf etmek gerektiği bilincinin yerleşmesi. “Japonya’daki insanların ortalama yaşam süresi 82 yıl iken neden bizim ülkemizde ortalama yaşam süresi 72 yıl” sorusuna cevap aranması gibi.
Dünyadaki ülke sayısının Birleşmiş Milletler’e üye olan ülke sayısından ibaret olduğu varsayımı genellikle kabul gören bir yaklaşımdır. Buna göre biz de bu kıstasa göre 192 ülke arasında belli başlı bir iki kalemde ülkemizin sıralamalarda nerelerde olduğuna bakacağız. Bunu yaparken, ülkelerin bu verilerini en iyi organize eden ve bu alanda ilk sırada referans olarak gösterilen Dünya Bankası verilerini baz alacağız. (http://data.worldbank.org/)
Bakacağımız ilk gösterge Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH). Çok kabaca ifade etmek gerekirse GSYH, bir ülke sınırları içinde bir yılda üretilen nihai mal ve hizmetlerin parasal değeridir. İtirazlar olsa da, GSYH ne kadar büyük ise o ülkenin refah düzeyinin de o kadar iyi olduğu genel kabul görmüştür. 2009 yılı itibarıyla tüm dünyada üretilen nihai mal ve hizmetlerin toplam değeri 58 trilyon Amerikan Doları. Bunun neredeyse dörtte biri, 14 trilyon Dolar’ı tek başına Amerika Birleşik Devletleri’nin. 5’er trilyon Dolar ile Japonya ve Çin, 3.5 trilyon Dolar ile Almanya ve her ikisi de yaklaşık 2.5’ar trilyon Dolar ile Fransa ve İngiltere tüm dünyanın Gayrı Safi Yurtiçi Hasılasının yarısından fazlasını oluşturuyorlar, bu veriler bu 6 ülkenin tüm dünya üretiminin ve dünya ekonomisinin lokomotifi olduğunun en somut göstergesi. Ülkemiz ise bu sıralamada 617 milyar Dolar ile Endonezya ve Belçika’yı geçerek Güney Kore ve Hollanda’nın ardından 17. Sırada yer alıyor.
Tüketici fiyatlarına göre yıllık enflasyonda ise 2009 yılında %6.3 ile en yüksek enflasyona sahip 35. ülkeyiz. Listenin zirvelerinde ise %30 ile Venezüella, %20 ile Gana, %16 ile Ukrayna yer alıyorlar. İsrail’de enflasyon %3.3, Bulgaristan’da %2.8, Yunanistan’da %1.2, İtalya’da ise %0.8. Tüketimin kısıldığı kriz yılı olan 2009’da başta Amerika Birleşik Devletleri olmak bir çok gelişmiş ülkenin enflasyonu “eksi” rakamlarda gerçekleşti, yani fiyatlar bir önceki yıla göre artmadı, aksine geriledi.
Dünya Bankası’nın IMF verilerini baz alarak yayınladığı ülkelerdeki faiz oranları listesine baktığımızda ise 2008 sonu itibariyle listenin en başında maalesef ülkemizi görüyoruz. Türkiye’de finansal piyasalarda oluşan faiz oranı 2008 yılı için %22,91 iken bu oran en az faiz ödeyen İsviçre, Japonya, Kanada gibi tam 17 ülkenin toplam faizinden dahi fazla. Bizden sonra en çok faiz ödeyen ülkeler Moldova %17.93, Venezüella %16.15, Yemen %13 ve Vietnam %12.73. Bu tabloya bakınca tüm dünyadan sıcak paranın neden ülkemize aktığını anlamakta zorluk çekmemek gerekiyor. Bu sıcak parayla günümüzü gün ediyoruz ama bu paraların çıkışı başlayınca kim ne durumda olacak onu da zamanla göreceğiz.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Mevduat ve Katılım Bankaları, Temel Göstergeler



Bu yazımızda Türk bankacılık sektöründe faaliyet gösteren 32 adet mevduat bankası ile 4 adet katılım bankasının Eylül 2010 sonu itibarıyla çeşitli kalemlerde karşılaştırmasını yaparak bazı temel bilgiler sunmaya çalışacağız.

Öncelikle tanımlar üzerine bir iki cümle söylemek gerekirse, Mevduat bankası klasik ve öz anlamda, gerçek veya tüzel kişilerden faizi önceden belirlenerek mevduat toplayabilen ve kredi kullandırabilen bankalardır. Garanti, Yapı Kredi, TEB gibi piyasada faaliyet gösteren 32 adet mevduat bankası, bunların 9,200 şubesi ve 171,000 personeli mevcuttur. Katılım Bankaları ise gerçek veya tüzel kişilerden, getirisi önceden kesin olmayan kar veya zarara katılma hesapları vasıtasıyla fon toplayan ve fon kullandırma izni olan kurumlardır. Albaraka, Asya, Kuveyt Türk ve Türkiye Finans olmak üzere dört adet katılım bankası, 600 şube ve 12,500 personelle sektörde faaliyet göstermektedir.

Mevduat bankalarına müşterilerin yatırdığı paralar şube başına 60 milyon TL iken katılım bankalarına yatırılan paranın ise şube başına 52 milyon TL olduğu görülmektedir. Mevduat bankalarına yatırılan toplam paranın neredeyse yarısı (%46) 1 milyon TL ve üzeri -yüksek montanlı tabir edilen- mevduattan oluşurken katılım bankalarındaki mevduatta ise bu oran %28’dir. Tabana yayılmış parçalı mevduatın daha makbul olduğu dikkate alınırsa yüksek montanlı mevduatın toplam mevduat içerisindeki payı ne kadar düşük olursa bu durum o kadar iyi olarak yorumlanmaktadır. Katılım bankalarındaki fonların bu açıdan istenilen formata daha uygun olduğu görülmektedir.

Cari mevduat, bankalara vadesiz olarak yatırılan ve istenildiği anda çekilebilen, faiz işletilmeyen paraları ifade etmektedir. Mevduat bankalarına yatırılan her 100 TL’nin 15 TL’si cari mevduat iken katılım bankalarına yatırılan her 100 TL’nin ise 18 TL’si cari mevduattır. Cari mevduatın bankaya maliyeti olmadığı için bu oranın olabildiğine yüksek olması arzu edilir banka tarafından. Katılım bankaları mevduat bankalarına göre bu açıdan daha avantajlı görünüyorlar.

Kullandırılan kredilerde ise her bir mevduat bankası şubesi yaklaşık 50 milyon TL kredi kullandırırken katılım bankalarının şube başına fon kullandırım miktarı da 50 milyon TL’nin biraz üzerinde. Mevduat bankaları topladıkları her 100 TL’nin 83 TL’sini kredi olarak geri verirken katılım bankaları topladıkları 100 TL’nin 97 TL’sini fon olarak kullandırmaktalar. Verilen kredilerin takibe düşme oranı ve takibe düşenlerden de karşılık ayrılma oranları ise şöyle: Mevduat bankalarının verdiği nakdi kredilerin %4,32’si takibe düşerken katılım bankalarında bu oran %4,19. Mevduat bankaları takipteki alacaklarının %85’i için karşılık ayırmak zorunda kalırlarken katılım bankaları takipteki alacaklarının %70’i için karşılık ayırmak zorunda kalıyorlar. Bu oranlar katılım bankalarının risklerini daha iyi yönettiklerini gösteriyor.

Karlılıkta ise mevduat bankalarının katılım bankalarına göre bariz bir üstünlüğü mevcut. Özkaynak karlılığı mevduat bankalarında %17 iken katılım bankalarının özkaynak karlılığı %12,5. Aktif karlılıklarına bakıldığında bu oranın mevduat bankalarında %2,37 katılım bankalarında %1,94 olduğu görülüyor. Mevduat bankaları çalıştırdıkları her personel başına 9 ayda 113 bin TL vergi öncesi kar elde ederlerken katılım bankalarında bu tutar 58 bin TL. Katılım bankalarının karlılıklarının mevduat bankalarına göre düşük olmasının en büyük nedeni ise nakit finansman sağlamamaları. Mevduat bankalarının karlılıklarının önemli bir kısmı çok yüksek faiz oranlarıyla sundukları nakit finansmanlardan geliyor: nakit kredi, kredi kartından nakit avans ve kredili mevduat hesapları katılım bankalarının faizli olduğu gerekçesiyle sunmadığı, buna karşılık mevduat bankalarının da büyük gelirler elde ettiği ürünler.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Son dönem beklentileri


Yaklaşık 10 bin şube, 200 bin çalışan ve 950 milyar TL’lik aktif büyüklüğe sahip Türk Bankacılık Sistemi yılın ilk 9 ayında yaklaşık 17 milyar TL net kâr elde etti. Bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre %7 artış gösterse de aslında sektörde faaliyet gösteren 49 bankadan yarısından çoğunun kârları geçen yıla göre azalış gösterdi. Bankacılık sektörü dünyada çalkantılı bir dönemden geçmesine rağmen ülkemizdeki bankalar hız kesmeden kârlılıklarını arttırmaktalar. Sadece 4 bankanın yalnızca 9 ayda elde ettiği net kâr, Türkiye Cumhuriyeti’nin IMF’ye kalan borcundan daha fazla. Bu kârın %54’ü özel bankaların, %30’u kamu bankalarının, %9’u yabancı bankaların, %4’ü Kalkınma ve yatırım bankalarının, kalan %3’ü ise Katılım bankalarının. ING, Şekerbank, Fortis, TEB gibi küçük bankalar kârlılıklarını arttırmakta zorlanırlarken Garanti, Yapı Kredi, İş bankası, Akbank gibi büyük bankalar çok yüksek kârlılıklarla yola devam etmekteler. Bu tabloya göre banka evlilikleri sürpriz olmayacak. Otorite de diğer taraftan sektördeki tekelleşmeden rahatsızlık duyduğunu her fırsatta dile getirmeye başladı. 49 bankadan müteşekkil bankacılık sisteminin net kârının %80’inden fazlası sadece 3 kamu bankası ve 4 büyüklere ait. (Garanti, İş, Yapı Kredi, Akbank)
Bankacılık sektörünün otoritesi Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun, bankaların üst düzey yöneticileriyle yaptığı periyodik anketin en sonuncusuna göre önümüzdeki döneme dair beklentiler TÜFE’nin son çeyrekte aynı seviyelerde tutunacağı yönünde. Amerikan Doları’nın mevcut duruma göre yılı belirgin bir artış-azalış yaşamadan aynı seviyelerde tamamlayacağı bekleniyor. Reel sektörün finansman ihtiyacının artacağına dair çok kuvvetli bir beklenti hâkim. Konut kredisi oranlarının daha da düşeceğine dair beklenti yok denecek seviyede iken çoğunluk bu seviyelerde bir süre daha kalacağı yönünde hemfikir. Görüş bildiren üst düzey yöneticilerden %22’si ise konut kredisi oranlarının yılsonuna doğru artacağını öngörüyor. Bankacılıkta kârlılığın hangi yönde olacağı sorusuna verilen cevaplarda “kârlılık azalacak” diyenler çoğunlukta. Bankaların mevduata verdikleri faizle kredilerden aldıkları faiz arasındaki marjın daralması kârlılıkları direkt olarak etkileyen unsurların başında geliyor. Bu durum karşısında önümüzdeki dönem bankaların komisyonlardan ve hizmet gelirlerinden kârlılığı arttırma eğilimine girmeleri kaçınılmaz.
Bankaların üst düzey yöneticilerine “önümüzdeki dönem bankaların kârlılığını aşağıdakilerden en çok hangisi etkileyecek” sorusu yöneltildiğinde sıralamalarının en sonunda “sektördeki rekabet seviyesi” yer alıyor. Bu durum Türk Bankacılık Sektörü’ndeki kangren haline gelmek üzere olan sorunun en net teşhisi aslında. Yöneticilerin kârlılıklarda en son düşündüğü şey, hatta hiç düşünmedikleri ve endişe etmedikleri şey sektördeki rekabet durumu. Sektörün geneline hakim az sayıdaki büyük banka gittikçe pazara daha çok hakim olacak ve sektör 3-4 özel büyük banka etrafında kümelenecek gibi görünüyor.
Önümüzdeki dönemle ilgili söylenebilecek en net şey bankaların kârlılıklarının daralacağıdır. Bankalar düşen kârlılıkları telafi edebilmek için daha çok hacim yapmak zorunda kalacaklar, daha fazla kredi kullandırmaya çalışacaklar, daha fazla kredi kartı satmaya çalışacaklar ve her şeyden önemlisi faiz dışı gelirlerini, bankacılık hizmet ücretlerini arttıracaklardır. Önümüzdeki yıl daha pahalı hizmet alınan, açık veya gizli daha yüksek komisyonların konuşulduğu bir bankacılık sektörü göreceğiz.

18 Kasım 2010 Perşembe

Kim derdi ki bu millet tefecilere rahmet okuyacak…



Elbette tefecilere rahmet okunmaz, lakin teşbihte hata olmaz. Bankalar, özellikle kredi kartından yahut kredili mevduat hesabından dara düşüp nakit çeken insanlara öylesine öldürücü faiz uyguluyor ki biçare insanlar bu borçlarını ödeyebilmek için tefecilere başvuruyorlar. Türkiye’de bankacılık sisteminin geldiği nokta maalesef bu, tefecilere rahmet okutan bir sistem.

Bu öyle bir sistem ki, 2010 yılı Eylül sonu net karlarına baktığımızda piyasa yapıcısı dört büyük bankanın (İş Bankası, Garanti, Akbank ve Yapı Kredi) net karlarının 8 milyar 750 milyon TL olduğu görülüyor. Sektördeki yalnızca dört adet bankanın sadece 9 aylık net karı, Türkiye Cumhuriyeti’nin IMF’ye kalan toplam borcu kadar!

Ülkemizde yıllık enflasyon %8. Reel bir getiri elde edebilmek için enflasyon oranının üzerinde bir getiri elde etmek elzem. Bu reel getirinin kesin bir sınırı olmamakla birlikte makul bir sınırı vardır ve olmalıdır da zaten. Makul reel getiri oranı bu enflasyon seviyesinde %10 kabul edilse, artı yıllık %8 enflasyon ve 1-2 puanlık yuvarlama ile kabaca yıllık maksimum %20’lik bir faiz seviyesi bu bankaları doyurmalı.

Bizim insanımız ariftir. Reel getiri, bileşik faiz vs gibi ince hesap kitap işlerinde usta olmasa dahi bu ortamda bankaların nasıl öldürücü oranlarla, sözleşmelerle hayat karartabileceğini bilir. Bankalarla çalışmanın ne demek olduğunu çok iyi bilir. Bilir bilmesine de hayat şartları, şu veya bu nedenle insanlarımız bu bankaların kucağına düşebiliyor. Her biri avukatlar ordusu ile çalışan ve artık önemli bir kısmı yabancıların eline geçmiş bulunan bankalar, dara düşüp nakit ihtiyacını istemeyerek de olsa kredili mevduat hesabından yahut kredi kartından temin yoluna giderek büyük yanlış yapmış insanları affetmiyorlar. Nasıl affetmiyorlar, yıllık %8 enflasyon oranının olduğu günümüzde kredili mevduat hesabına, inanmak güç ama, %80 yıllık faiz uygulayarak affetmiyorlar. Kredi kartından nakit çekime yıllık %35-40 faiz bindirerek affetmiyorlar.

Bu çarpık sisteme müdahale edilmemesi tefeci piyasasını canlandırdı. İnsanlar şu veya bu nedenle bankalara olan kredi kartı ve kredili mevduat hesabı borçlarını tefecilerden aldıkları borçlarla kapatıyorlar. En yaygını, tefeciler çeşitli isimlerle kurdukları göstermelik şirketlerine aldıkları POS’lar ile kendilerine başvuranların borçlarını yapılandırıyorlar. “Bankaya olan borcuna banka yıllık %40 faiz uyguluyor, ben sana %20 yıllık faizle para vereyim, bankaya borcunu kapatalım, seni bankadan kurtarayım” Maalesef bankalardan kurtulmak için, banka borçlarının kapatılabilmesi için tefecilere başvurular inanılmaz derecede yoğun. Bankaların bu fahiş oranlarla insanları kıskaca almasına müdahale etmeyen devlet, borçluların bu bankalardan kurtuluş olarak gördüğü tefecilerin peşinde. Tefecilik de tabi ki asla ve asla kabul edilemeyecek bir oluşum ama sivrisineklerle beyhude mücadeleyi bırakıp bataklığı kurutmak için kim ne zaman faaliyete geçecek acaba… “Kim derdi ki bankalar tefecilere rahmet okutacak” derken bunu kastediyorduk, tefecilerin bile yıllık %20 faizle çalıştığı ortamda yıllık %80 faizle çalışan bankalar..

Rahmet okutmak demişken, bu sözün çıkışına sebep olarak anlatılan olay ile yazımızı tebessümle sonlandıralım. Evvel zamanda şehrin birinde bir mezar soyguncusu varmış. Cenaze gömüldükten bir gün sonra mezara bir gidilirmiş ki, mezar soyulmuş, cenazenin kefeni, kabrin tahtaları vs… Ahali bu mezar soyguncusunun kim olduğunu bilirmiş bilmesine de bir türlü suç üstü yakalayamazmışlar. Gel zaman git zaman bu böyle sürüp giderken mezar soyguncusu ölüm döşeğine düşmüş ve oğlunu çağırarak “ben bu güne kadar sizin rızkınızı mezar soyarak çıkardım. Şimdi ölüp gidiyorum. Arkamdan herkes bayram yapacak. Bir kişi bile 'Allah rahmet eylesin' demeyecek. 'öldü de kurtulduk' diyecekler” diye itirafta bulunmuş, üzüntüsünü dile getirmiş. Bu olay oğlanın çok gücüne gitmiş. Babasına “sana söz veriyorum baba, herkes arkandan rahmet okuyacak” demiş. Mezar soyguncusu ölmüş, ahali hakikaten bayram etmiş. Birkaç gün sonra gene bir cenaze, ama herkesin içi rahat. Cenaze gömülmüş. Bir gün sonra mezarlığa gidildiğinde o da ne, mezar gene soyulmuş ve eskisinden farklı olarak cenazenin göğsüne kocaman bir haç çakılmış. İnsanlar artık bunu sürekli görünce “Allah gani gani rahmet eylesin, merhum filanca efendi de mezar soyardı ama hiç olmazsa böyle haç çakmazdı” demeye başlamışlar. Oğlan hakikaten de babasına bol bol rahmet okutmuş arkasından…

Sevdiklerinizle birlikte nice güzel bayramlara. Hayırlı bayramlar.

15 Kasım 2010 Pazartesi

“Sosyal Devlet” bankalara ne zaman dur diyecek?



Anayasamızda devletimizin ve yönetim şeklimizin tarifi yapılırken “sosyal devlet” tabiri vurgulanır. Sosyal devlet tabirinden “sosyal adaleti sağlamak için devletin sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesi” anlaşılmaktadır. Devlet belki her zaman ifade edilen amacı sağlamak maksadıyla olmasa da gereğinden fazla sosyal hayata müdahale ederken güçsüz vatandaşını güçlü ekonomik kurumların sömürüsünden korumak amacıyla acaba ne zaman ekonomik hayata müdahale edecek? Evet, güçsüz vatandaşın güçlü bankalar karşısındaki durumundan bahsediyoruz.

Eskiden bankaların faaliyetleri şu çarktan ibaretti: vatandaştan mevduat topla, bu parayla devlet tahvili ve hazine bonosu al, bu kâğıtlardan kazandığın faizin bir kısmını da mevduat yatıran müşterilerle paylaş. Ekonomik şartların değişmesiyle sadece devlet tahvili ve hazine bonosu faizinin bankaları doyurmaya yetmeyeceği anlaşıldığında bankalar bireysel bankacılığı ve akabinde aktif pazarlamayı “keşfettiler”. Gerekli düzenlemelerin yapılmamış olmasından istifade eden bankalar, 1000 liralık geliri olan kişilere 5000 lira limitli kredi kartları sattılar, aynı kişilere 5000 lira limitli kredili mevduat hesapları (KMH) açtılar ve bilinçsizce bunları kullanan büyük bir kitle yakaladılar. Felaket adım adım ve “geliyorum” diye bağırarak bizi sarmaladı. Milyonlarca insan milyarlarca TL borç altına girdi, bunları ödeyebilmek için evinden arabasından oldu. Sosyal devletin gereği olarak düzenleyici kurumların bu duruma göz yummaması gerekiyordu ama meydan bankalara bırakıldı, karşılıksız para alıyormuşçasına sıcak paraya karşı koyamayan insanlarımız, evet kendileri düştüler ama sadece kendileri ağlamadılar bu süreçte.

Günümüzde oyunun şekli biraz değişse de özü hiç değişmedi aslında. Zor durumda ama az çok geliri de olan insanlar sürekli bankaların amansız takibinde. Aslında çoğu kişi bankaların insafsızlığının ve bankalarla çalışmanın ne demek olduğunun farkında olsa da, maddi açıdan zor durumda olmaları yüzünden tüm prensiplerini bir kenara bırakarak istemeyerek bankaların müşterisi olmakta... Bu durum karşısında, sosyal devlet olmanın gereği vatandaşını bankaların insafsız şartları karşısında korumak değil midir? Yıllık enflasyonun %8 olduğu bir ülkede bir bankanın KMH faizinin yıllık %80 olmasına nasıl müsaade edilebilir? Bankalar hala nasıl televizyonlarda gazetelerde aslında yıllık faizi %18 olan bir krediyi “aylık %0,45 faizli” diye pazarlayabilir? “Sattığı” kredi kartı için bir banka nasıl olur da 30-40 lira her yıl ücret alabilir ve dahası, nasıl olur da bir bankanın müşterisinden kart “kullanmama” bedeli almasına göz yumulabilir? Yıllık 50 Dolar’ın üzerinde hesap işletim ücreti dünyanın hangi ülkesinde uygulanabilir? Maalesef ülkemizde bunların hepsini yaşamaktayız. Banka ve bankalardan sorumlu resmi kurum yöneticilerinin, “banka” ve “bankacı” kelimelerinin insanlarda neden nefret uyandırdığını anlamakta zorlanıyor görüntüsü vermeleri oyununu daha ne kadar seyredeceğiz?

O bankalara gitmeyin, şu bankaları tercih etmeyin demekle geçiştirilemeyecek ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Devlet, sosyal devlet olmanın gereğini yapıp bu duruma müdahale etmelidir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu koşullarda çalışan bankalar yok, bizde de olmamalıdır.

Tüm koşulların bankaların lehine olduğu, vatandaşın bankaların karşısında korunmasız kaldığı bu insafsız piyasada yabancılar milyar dolarlar verip Türk bankalarından hisse almayacak da hangi ülkenin bankalarından hisse alacak? Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan izin alıp bir an evvel Türkiye’de bankacılık faaliyetlerine başlamak için ellerini ovuşturan yeni taliplerden ve mevcutlardan bu vatandaşı kim ne zaman koruyacak?..

3 Kasım 2010 Çarşamba

İllerimizin bankacılık sektöründeki sicili

Mevduat bankalarıyla yahut katılım bankalarıyla her hangi bir iş ilişkisine girmiş tüm kişilerin ekonomik sicilleri belli bir merkezde toplanıp bu bilgiler tüm bankaların kullanımına sunulmakta. Her hangi bir bankadan alınan kredi kartı, kredi, çek defteri vs hangi ürün olursa olsun müşterinin bu ürünleri ne kadar “düzgün” kullanıp kullanmadığını tüm bankalar sistemlerinden görebilmekteler ve buna göre müşterilerini sınıflandırmaktalar.

Buna benzer şekilde, bankaların üst mercii olan kurum da (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, BDDK) ülke çapındaki tüm bu verileri derleyerek her 3 ayda bir yayınlamaktadır. Bankalar, sistemlerinden şahıs bazında yahut firma bazında müşterilerinin performansını takip ederken BDDK’nın sunduğu bu veriler de sektörler ve illerin ekonomik performansı hakkında genel bilgiler verirler.

BDDK’nın, kısa ismi Fintürk olan, Finansal Türkiye Haritası 2010 ilk yarı verilerinden derlediğimiz verilerle illerimizin bankacılık alanındaki genel performanslarına göz atacağız. Bunu yaparken bankaların sadece yurt içi şubeleriyle yapılan işlemleri dikkate alacağız ve İstanbul, Ankara, İzmir’i çalışmamızın dışında tutacağız. Sonuçları yorumlamadan, sadece sayısal verilere dayanan mevcut durumu paylaşacağız.

Bu bankacılık verilerine göre, kişilere yahut firmalara, bankaların kullandırdığı nakdi kredilerde geri ödemelerin en sorunlu olduğu iller bankalara 3 milyar 350 milyon TL kredi borcu olan Iğdır, Düzce ve Zonguldak. Nakdi kredilerin bankalara geri ödemesinde en az sorunlu iller ise bankalara 900 milyon TL’nin üzerinde nakdi kredi borcu olan Tunceli, Bingöl ve Karaman.

Taşıt kredilerine baktığımızda ise bankaların tahsilâtta en zorlandığı illerin, bankalara toplam 30 milyon TL’nin üzerinde taşıt kredisi borcu olan Kırıkkale, Sivas ve Artvin olduğu görülüyor. Taşıt kredilerinde en sorunsuz illerin ise bankalara yaklaşık 7 milyon TL taşıt kredisi borcu olan Bitlis, Karaman ve Muş olduğunu görüyoruz. BDDK verilerinde sıfır araç-ikinci el araç ayrımı olmasa da sorunlu taşıt kredilerinin daha çok ikinci el binek araçlarda olduğu sektörde bilinen bir gerçek.

Bankalar konut kredilerinin tahsilâtlarında daha rahatlar. Müşteriler, borca söz konusu olan şey içinde yaşadıkları ev olunca kredilerini geri ödemekte daha gayretliler. Taşıt ve diğer tüketici kredilerine oranla konut kredilerinin geri ödemesindeki gecikmeler, yasal takipler çok daha az. Konut kredilerinin geri ödemesinde en zorlanan iller, bankalara toplam 102 milyon TL konut kredisi borcu olan Hakkâri, Ardahan ve Düzce. Konut kredisinde bankaların verdikleri krediyi geri almakta en az zorlandığı, en az sıkıntı yaşadığı iller ise Karaman, Kırşehir ve Tunceli. Bu üç ilimizin bankalara toplamda 200 milyon TL konut kredisi borcu var.

Taşıt ve konut haricinde, müşterilerin kullandığı diğer tüm tüketici kredilerinin tahsilâtlarında ise bankaların en çok zorlandığı iller, bankalara toplamda 3 milyar 150 milyon TL diğer tüketici kredisi borcu bulunan Gaziantep, Antalya ve Aydın illerimiz. Bu kalemde yaklaşık 250 milyon TL bankalara borcu bulunan ve bankaların tahsilâtta en az zorlandığı illerimiz ise Tunceli, Muş ve Bitlis.

Bankalardan kişi başı en çok nakdi kredi kullanan illerimiz ise Antalya, Kocaeli ve Muğla. Bu üç ilimizin bankalara kredi borcu toplamda 26 milyar TL’ye yakın. Bu rakam şahısların ve firmaların (gerçek ve tüzel kişilerin) kullandığı nakdi kredileri gösteriyor. Bankalardan kişi başına en az nakdi kredi kullanılan iller ise, bankalara toplamda 600 milyon TL kredi borcu olan Muş, Hakkâri ve Şırnak illerimiz.

Mevduatta ise bankalarda kişi başı en çok mevduata sahip illerimiz Muğla, Antalya ve Uşak. Bu mevduat sadece şahıslara ait olan, firmaların mevduatının dâhil edilmediği tutardır (Tasarruf mevduatı). Sadece bu üç ilimizin bankalarda tuttuğu tasarruf mevduatının toplamı 16 milyar 500 milyon TL’dir ki bu tutar İstanbul, Ankara, İzmir hariç tüm Türkiye’nin tasarruf mevduatının yaklaşık %13’üne tekabül etmektedir. Bankalarda kişi başına en az mevduata sahip illerimiz ise Muş, Ağrı ve Bitlis. Bu üç ilimizin bankalardaki toplam tasarruf mevduatı sadece 415 milyon TL.

Bu verilere dayanarak ekonomik ve kültürel birçok genelleme yapmak, çeşitli varsayımlar üretmek mümkünse de biz konunun o tarafına girmeyip sadece derlenmiş bu verileri sunmakla yetineceğiz.