19 Aralık 2011 Pazartesi

Firmanızı batırmanın en kestirme yolları

İşletmeler de her canlı, her fani gibi doğarlar büyürler ve ölürler. Kimisi karıncalar gibi 3-5 yıl ancak yaşayabilirken kimisi de bazı kaplumbağalar gibi bir asır devirerek hayatını devam ettirebilir. Firmaların (şirket ve gerçek kişi işletmelerine genel olarak “firma” diyelim) doğum ölüm istatistiklerine baktığımızda bu yılın ilk 10 ayında 100 bine yakın firmanın kurulduğunu, diğer yandan bunların neredeyse yarısı kadar firmanın da kapandığını görüyoruz. Geçen yılın ilk 10 ayında kapanan firma sayısı açılanların %40’ı kadar iken bu yıl bu oran %50’ye yaklaşmış durumda. Firmaları kapanmaya götüren birçok neden var. Bunların bir kısmı dışsal nedenler olarak ön plana çıkarken (vergiler, rakipler vs) bir kısmı da firmanın iç bünyesinden, kendi iş yapış tarzındaki hatalardan kaynaklanıyor.

Firma olarak iş yapış tarzından kaynaklanan hatalar elbette pek çok. Biz duruma tersten bakarak “bir firma nasıl en kolay yoldan batırılır” sorusuna en belli başlı cevapları sıralayalım:

2008 yılındaki krizde bankaların batırdığı Kayseri’nin dev tekstil firmalarından birinin yaptığı gibi, rasgele bir banka ile çalışın, ufak hesaplar yaparak kredi oranındaki 1-2 puan indirime, havale masraflarındaki 3-5 kuruş iskontoya göre seçin bankanızı. Ama yine de şunu unutmayın ki bazı bankalar, havalar günlük güneşlik iken verdikleri kredileri daha yağmur başlamadan en ufak bir kriz emaresinde geri ödemenizi isteyebilir. Siz 2 yıl vadeli aldığınız kredinin taksitlerine göre işlerinizi planlamış olabilirsiniz ama bu bir takım bankaları hiç ilgilendirmez. Önemli olan onların durumudur. İsterlerse kredinin faizini yeniden düzenlerler, isterlerse “hemen kredinin hepsini ödeyeceksin” diyebilirler. Ne tür bir banka ile çalıştığınızın bu açıdan hiçbir önemi yoktur.

İşsizlik hala yüksek oranlarda, iş arayan bir dünya insan var. Bu yüzden çalışanların motive olması, onların mutlu olup müşterilere de kaliteli hizmet vermesi vs gibi söylemlerin aslı astarı yoktur. Onları makine gibi görüp en ucuz maliyetle en çok nasıl çalıştırabilirseniz çalıştırın.

Teknolojiyi ihmal edin. Firmanızın kesinlikle internet sitesi olmasın, facebook, twitter vb “şeylerden” uzak durun, internetten işinizle ilgili rakiplerinizle ürünlerinizle ilgili araştırmalara girmeyin. Ülkemizde ve dünyada sizin yaptığınız işi kim nerede nasıl yapıyor araştırmayın. En iyi yol bildiğiniz yoldur.

Yeni fikirlere kapalı olun. Batan yahut devleşen birçok firmanın serüvenine şahit olan banka finans sektörü çalışanlarına her hangi bir konuda aman bir şey danışmayın. Finansal kuruluşların özellikle Ticaret ve Sanayi Odaları ile müşterek düzenledikleri katılımın ücretsiz olduğu ve teşvik edildiği “KOBİ toplantıları” vs gibi organizasyonlara iştirak etmeyin. Fuarları da zinhar takip etmeyin, fuarlara gidip işinizle ilgili, sektörden diğer insanlarla tanışıp ürünleri görmekle, rakipleri tanımakla vs vakit harcamayın.

Güçlü yanlarınız nelerdir, zayıf kaldığınız alanlar nereler, pazarda fırsat var mı, acaba nelerdir, piyasadaki tehditleri tanıyıp buna göre tedbirler almak.. gibi konularda böbürlenmeden, bozulmadan, akıllıca düşünüp zaman ayırıp çalışmalar yapmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Her şey olacağına varır.

Devletin birçok alanda özellikle üretim yapan firmalara sağladığı muazzam avantajları araştırmayın, bunlardan faydalanmayın. Kimlere ne tür teşvikler verilebiliyor, hibelerin şartları nelerdir, yurt dışındaki fuarlara katılımlarda nerelerden ne destekler mümkün, KGF de neyin nesi gibi konular ehline malum, yapan yapıyor zaten. Tamamen ihmal edilesi konulardır.

Firmaları batıran (tersi durumda ihya eden) pek çok başlıktan bir çırpıda sayılabileceklerden sadece bir kaçı.. Umarız önümüzdeki yıllarda kurulan firma sayıları artarken kapanan firma sayıları da azalır, 100 firma açılıyorsa kapananların sayıları şimdiki ellilerden kırklardan en kısa zamanda tek hanelere düşer…

Katılım Bankaları? İkna edilmeyi bekleyen geniş bir kitle var



Türk bankacılık sistemine dâhil edilen eskinin özel finans kurumları şimdinin katılım bankaları büyümelerine son sürat devam ediyorlar.

Küresel finans piyasalarında ismi “İslamic Banking” yani İslami bankacılık olan bu sektörün ülkemizdeki son zamanlardaki hızlı büyümesi esasında çok geç kalmış bir büyüme. İlk katılım bankasının faaliyete başlamasından bugüne 25 yıldan fazla süre geçti.

Bugün dört katılım bankası yedi yüz şube ve on beş bin personelle faaliyet göstermekteler. Aradan geçen bunca yıla rağmen katılım bankalarının bankacılık sektöründeki pazar payı çok kısıtlı kaldı.

Eylül sonu itibarıyla sektörün elde ettiği 15 milyar TL’lik net karın sadece 600 milyon TL’si katılım bankalarına ait, yani yüzde 4’ü. Kredilerde ve mevduatta da yaklaşık yüzde 5,5 paya sahipler katılım bankaları. Kuruluşları merhum Özal’ın çabalarıyla 80 ihtilali sonrası, özellikle muhafazakâr kesimin faizli bankalarla çalışmaktan imtina etmesi nedeniyle gerçekleştirilmişti.

Birikimi olanların mevduatlarını alarak bunlarla krediye ihtiyacı olanları fonlayan katılım bankalarının bu kadar düşük pazar payına sahip olmalarının en büyük nedeni tabi ki yıllarca şubeleşmede geri kalmış olmaları.

Bugün 700 olan katılım bankalarının toplam şube sayısı bundan on yıl önce sadece 100 civarında idi. Şubeleşememenin en büyük nedenlerinden biri de finansal piyasalardaki çalkantılardan ziyade siyasi bakış açısıydı. 1980 ihtilalini yapan generaller ikna edilerek kurulmuşlardı ama sonraki yıllarda bu sektörün palazlanmasına bir türlü izin vermediler.

Uzun yıllar diğer bankalar topladıkları mevduatın büyük bir kısmını yüksek faizlerle devlete satarken katılım bankaları topladıkları fonlarla sadece hep reel sektörü fonladılar. Bugün katılım bankaları topladıkları mevduattan daha fazlasını reel sektöre aktarmış durumdalar.

Eylül sonu itibarıyla mevduat bankalarının topladığı 100 liranın 43 lirası tahvil bono gibi kâğıtlarda iken Katılım bankalarının topladığı mevduat 100 birim olmasına rağmen dağıttıkları kredi miktarı 102’yi geçmiş durumda. Mevduatın haricinde yurt dışından kaynak aktarımı da önemli rakamlara ulaşacak önümüzdeki zamanlarda.

Katılım bankalarının önündeki en büyük engel kendilerine karşı olumsuz bakış açısına sahip geniş bir kitlenin oluşu. İslami bankacılık kavramının içini dolduramayan kişilerin odakların ikna edilmesi katılım bankalarının en öncelikli işi. Özellikle reklamlarla vs kendilerini ve sistemi geniş kitlelere tanıtmalılar, kafalardaki soru işaretlerini ciddiyetle ve basitçe izah etmeliler.

İslami kurallar çerçevesinde yapılabilecek bankacılığın en güzelinin yapıldığına dair geniş bir kitle ikna edilmeyi bekliyor. Bu açıdan Türkiye Katılım Bankaları Birliği’ne çok görev düşüyor. Birliğin atıl yapısından sıyrılıp bir an önce aktif bir yapıya bürünmesi bu açıdan önem arz ediyor. Yoksa sayıları sadece dört olan katılım bankalarının her birinin üç yüz-beş yüz pazarlamacısının tanıtım ve pazarlama faaliyeti ile mevduat bankalarından pazar payı alabilmeleri, kendilerini geniş kitlelere tanıtabilmeleri çok zor…

Bankalar için çıldırma vakti

Yılın son çeyreğinde, özellikle de yılın son ayında bankalar çılgınca işler yapmaya başlıyorlar. Kendi aralarındaki rekabeti de son derece bozan işlemler oluyor bunlar genelde. Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Vedat Akgiray tezgâh altı mevduat faizinin %12’ye çıktığını ifade etti. Piyasa ile az çok ilgili olan herkesin malumu, ilgililerin de en azından bildiklerini öğrenmiş olduk bu açıklaması ile. %12 faiz veren bankanın internet sitesine baktığımızda maksimum faizin %7,50 olduğunu görüyoruz.

Ancak parasını cebine koyup şubeye giden müşteriye, ilan ettikleri oranların çok çok üzerinde faiz veriyorlar. Yasak olmasına rağmen bu uzun bir süredir bu şekilde devam ediyor. Yılı olabildiğine yüksek mevduat toplayarak kapatıp bilançolarına makyaj yapıyorlar daha güzel görünmesi için bilançolarının. Ara sıra Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu Başkanı sert çıkışlar yapıp sektörü azarlıyor ama bu azarlamaların bir yaptırım gücü olmadığı için çok da ciddiye alınmıyor gibi görünüyor.

Ülkemizde zaten maalesef sermayesi güçlü olan, bazı şeyleri pervasızca yapsa da otorite cesurca ceza vermeye çekiniyor. Bunu en son maaş ödemeleri konusunda aralarında anlaşıp rekabeti yok eden uygulamalar yapan bankalara verilen komik cezalarda gördük.

7 adet banka, rekabeti yok eden uygulamalarla aralarında sözleşme imzalamışken ve her şey bu kadar açık iken Rekabet Kurumu’nun normalde cirolarının %10’una kadar ceza verme yetkisi varken bunlara sadece cirolarının binde beşi kadar bir ceza kesebildi ki milyar dolar karlar elde eden bankalar için gerçekten çok komik kaçmıştı bu “ceza”lar.

Bankaların esas patronu Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu. Ama bankalara çeşitli alanlarda başka kurumlar da müdahale ediyorlar. Birden fazla kurumun bankalar üzerinde denetleme yapıp onlara cezalar kesebilmesi özellikle bankaların halkla ilişkilerindeki aksaklıklarının gözden kaçmasına neden olabiliyor. Dosya masraflarını şişirip, kredinin gerçek maliyetini gizleyerek hala sıfır faizli kredi verdiklerini iddia edebiliyorlar.

Bu tür şeyler yoğun şikâyetlere söz konusu olsa da yıllardır bu konuya eğilen, yanlış bilgilendirme ile haksız rekabete yol açan uygulamaların üzerine giden olamıyor maalesef.

Zararın neresinden dönülürse kardır düşüncesiyle en basitinden mevcut bir kurumun içinde bir kurul oluşturularak bankalar hakkında en azından gerçek kişi müşterilerden gelen şikâyetler hemen incelenmeli ve en kısa zamanda yaptırımı olan kararlar alınabilmelidir. Her biri bir avukatlar ordusu ile çalışan bankaların karşısında oldukça savunmasız kalan ve öyle ya da böyle bankalarla çalışmak durumunda olan kişilerin yanında yer almalıdır otorite.

Çok vergi veriyor, istihdam yaratıyor vs diye artık bankaların haksız uygulamalarına göz yumulmamalıdır. Önümüzdeki süreçte karlılık anlamında daha da zor yıllar geçirecek olan bankacılık sektörüne bu tarz sıkı denetimler artık elzem görülüyor.

29 Kasım 2011 Salı

Yetmez ama Evet!



1997’de bir kurulun atanmasıyla faaliyete başlayan Rekabet Kurumu, geçtiğimiz hafta sektörün büyük bankaları hakkında soruşturma açılmasına karar verdiğini duyurdu. Büyük bankalar ve maalesef üç kamu bankası da dâhil toplam 12 banka aralarında anlaşıp kredi kartı ücretlerinde, mevduat faizlerinde ve kredi faizlerinde ortak ücretler ve oranlar belirlemekle suçlanıyorlar. Rekabet Kurumunun temel amacı “piyasada hâkim durumda olan bir teşebbüsün bu hâkimiyetini kötüye kullanmasının engellenmesi” olarak ifade ediliyor.

Dolayısıyla bu soruşturma oldukça geç kalmış ama zararın neresinden dönülse kardır kabilinden bir soruşturma olacaktır.

Bankacılık sektörü rekabetten yıldan yıla uzaklaşmaktadır. 48 bankanın faaliyet gösterdiği Türk bankacılık sektöründe bu yılın ilk dokuz ayında elde edilen net karın %50’sini dört büyük banka (İş, Ak, Yapı Kredi, Garanti) ve %27’sini üç kamu bankası (Ziraat, Halk, Vakıf) elde etti. Yani 7 banka net karın %77’sini götürürken geri kalan %23’ü ise 41 banka bölüşmekte.

Başka verilere oranlara bakmaya hacet yok, bankacılık sektöründe rekabet hak getire. Üç beş banka oranları komisyonları keyfince belirlemekte, diğerleri de lideri izleme stratejisi ile büyük bankaların belirlediği ücretlere göre kendi ücretlerini belirlemekteler.

Bu keyfi ve denetimden uzak sistem “üretenin çalışanın hizmetinde olması gereken bankalar” yerine “bankalara hizmet eden çalışanlar ve halk” sonucunu doğurdu.

Bunun sorumluluğu banka yöneticilerinden çok onlara bu boş meydanı veren bu imkânı sağlayıp dilediklerince at koşturmalarına olanak sağlayan otoritelerde. Özel sektörün kapitalist düzende hırsla daha da fazla kazanmak istemesi anlaşılır bir durum. Ama ülke yöneticilerinin ve otoritenin bu hırslı sektörü dizginlemeyip halkı bunların insafına terk etmesi kabul edilebilir bir durum değil.

Geçtiğimiz aylarda Rekabet Kurumu, maaş ödemeleri konusunda aralarında anlaştığı tespit edilen bankaların soruşturmasını tamamlamıştı. Normalde geçtiğimiz yıl cirosunun %10’una kadar ceza kesebilme yetkisi varken kanunen, ceza oranı bu bankalar için yüzde yarımın dahi altında kalmıştı, muhtemelen siyasi müdahale ile.

Geçmişteki bu duruma bakılacak olursa güçlü sermayeye, bankalara karşı Rekabet Kurumu’nun dik duramadığını, yüksek para cezaları veremediğini söylemek mümkün. Muhtemelen kredi kartı ücretlerinde ve mevduat ile kredi faizlerinde aralarında anlaşıp ortak-yakın fiyatlar belirleyen bankalara da yaptırım gücü olan ağır cezalar veremeyecek Rekabet Kurumu.

Bankalar hakkındaki son soruşturma, etik dışı çalışmayı ilke edinmiş bankalar hakkındaki şikâyetlerin ayyuka çıkması üzerine dostlar alışverişte görsün kabilince bir gaz alma operasyonu olacak muhtemelen. Her şeye rağmen hiç aksiyon alınmamasındansa şimdilik bu tür bir soruşturma açılması haberi dahi sevindirici. Umalım ki yeterli ve zamanında denetimlerle sektörde etik çalışmayan bankalar bu alışkanlıklarından öyle ya da böyle zaman içinde vazgeçirilir.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Kredi kartları toz duman



Bankalar oldukça iştahlı bir şekilde, şahıslara verebildikleri kadar kredi kartı verdiler, aynı iştahla da iş yerlerini POS'larla donattılar. Ağustos sonu verilerine göre yaklaşık 50 milyon kredi kartı, 2 milyon adet POS bulunuyor piyasada.

Kredi kartı kullanılarak yapılan hemen her işlemden az ya da çok vergi kesildiği için, işine geldiği için otoriteler de bankaların bu agresif kredi kartı ve POS dağıtımını sessizce izlediler. İşleri hiç de yolunda gitmeyen milyonlarca insan gittikçe artan bir ivmeyle kredi kartlarından nakit çekmeye başladı. Yüksek faiz oranları herkesin malumu ancak denize düşen yılana sarılır misali nakit çekim sürekli arttı.

Çılgın bir tüketim toplumu olma yolunda küçük Amerika olma yolunda hızla ilerliyoruz toplum olarak. Ekranlardan gördüğümüz, bize gösterilen lüks hayat hepimizi cezbediyor. Kredi kartının “olan paramızı harcamakta bir araç” olduğunu unutup onu, “olmayan parayı harcayarak bir borçlanma aracı gibi” kullanıyoruz.

Aylık harcamasının sadece beşte birini ödeyebilen yaklaşık 2,5 milyon kişi, aylık harcamasının ancak yarısını ödeyebilen 4 milyon kişi olduğu tahmin edilmekte. Bunların bir kısmı mecburiyetten kredi kartından nakit çekim yapanlar ve harcama yapanlar, bir kısmı da maalesef ayağına yorganına göre uzatmayanlar. Parası olmadığı halde kredi kartıyla 18 taksit vs her şey dahil lüks otellerde tatil yapabilen bir topluma dönüştük.

Sonuçta çığ gibi büyüyen kredi kartı borçlarında nakit çekimin ağırlığı artınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu geçtiğimiz yıl 17 Aralık'ta bir yönetmelik yayımladı. Kredi kartı borcunun en az yarısını ödemeyi bir nevi zorunlu tuttu: “Bir takvim yılı içerisinde en fazla üç defa, dönem borcunun yüzde ellisine kadar ödeme yapılan kredi kartlarının limitleri, dönem borcunun tamamının ödenmesine kadar arttırılamaz ve bu tür kartlar nakit kullanımına kapatılır” Bu maddenin, yönetmeliğin yayımı tarihinden itibaren 6 ay sonra yürürlüğe gireceğini de açıkça belirtti.

Buna rağmen bu süre zarfında ne bankalar ne medya ne de tüketici dernekleri bilgilendirme yaptılar. Şimdi kredi kartının yarısından azını ödeyebilen yaklaşık 4 milyon kişi, aileleriyle birlikte kabaca 10 milyonun üzerinde kişi bu durumdan etkileniyor. Bunların arasında mecburiyetten kredi kartıyla borçlanıp bu miktarı ödeyemeyen kesim de maalesef hayli fazla.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun iyi niyetli bu düzenlemesi bu kesimin kredi kartlarını nakit çekime kapattı, kapatacak. Ancak bu kesimden önemli bir miktar insan öyle veya böyle kartı kullanarak nakit sağlamak zorunda. Bunların bu saatten sonra gidebilecekleri tek yer sokak aralarına kadar yayılmış POS'lu tefeciler. Kontörcü, cep telefoncu, kuyumcu vs tabelalar altında faaliyet gösteren önemli sayıda iş yeri, bu kişilerin boş limitleri kadar satış yapmış gösterip yüzde on beş civarlarındaki kesintiyle bu kişilere nakit verecekler.

Alışveriş sitelerinden vs kredi kartıyla altın alıp bunu kuyumculara bozdurup nakit elde etmek de sık kullanılacak bir yöntem ki tefecilerin yaklaşık %15'lik kesintisinden az bir kesinti olmuyor bunlarda da. İyi niyetle yapılan bu tür sert düzenlemeler asıl sorunu ortadan kaldırmıyor maalesef. Borçlanmak zorunda olan insanları bir yerden başka bir yere sevk ediyor sadece.

Dikkat, bundan sonra bankalar kart borcunun yarısından fazlasını ödeyebilen ellerinde kalan müşterilere dört elle sarılacaklar. Sadece bu kişilerin kart limitleri sorunsuzca arttırılabildiği için ve nakit çekime açık kaldığı için öncelikle bu müşteriler tek tek aranıp, bunlar da bu girdaba düşmeden bir an önce, kart limitleri arttırılmaya çalışılacak.

Bankaların yapacağı ikinci şey de sistemdeki “öteleme” açığından yararlanmak. “Kredi kartı borcunu ödeyemiyor musunuz, kart borcunuzun hepsini biz ödeyelim, borcunuzu öteleyelim, siz bize bunu borçlanın” mantığıyla borç sarmalını genişletecek bir açık hala mevcut sistemde. Bu açığı da tepe tepe kullanacak bankalar.

İşsizlik hastalık vs gibi mecburi nedenlerle hesaplı bir şekilde mecburiyetten bu yöntemleri kullananlar bir yana… Ancak daha fazla can yanmadan kendimize hakim olarak, olmayan parayı harcayıp kredi kartından bol bol harcama yapıp zor durumlara düşmeyelim. Kredi kartıyla alınan şeyin bedava alındığı gibi bir hissi artık bırakalım ve ayağımızı yorganımıza göre uzatalım.

Son söz, kredi kartı, olan parayı harcamak için bir araçtır, gelecekte kazanılacağı varsayılan paralara güvenip harcama yapılarak borçlanılacak bir araç değildir.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Ninja’lar artıyor



Star’dan Hüseyin Özay’ın anlattığına göre bankalarımız Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından NİNJA krediler hakkında uyarılmış.. NİNJA tabiri, İngilizce “No Income, No Job, no Asset” kelimelerinin baş harflerinden, geliri, mesleği ve hiç birikimi olmayan kişileri tasvir etmekte kullanılıyor. Amerika’da bu kişilere verilen mortgage kredileri, faizlerinin de değişken olması yüzünden, geri dönmeyince o malum “mortgage krizi”ni tetiklemişti. Bizde de bu tür kişilere verilen krediler varsa da bunların geri ödenmemesi tek başına bir kriz meydana getirmez.

Odaklanılması gereken şey bu kredilerin sektör için risk oluşturup oluşturmadığı değil aslında. Sektörde belli bazı bankalar, bu tür kişilere yönelik özellikle pazarlama yapıyorlar. Gayrı menkul kredisi kullandırımlarında nasıl olsa krediye aracılık edilen mülk teminat alınıyor, müşteri borcu ödeyemezse gayrı menkulü satarız olur biter basitliğiyle yaklaşmak çok yaygın bankacılar arasında. Banka çalışanlarını buna iten de yöneticileri.

Her sene katlanarak artan satış hedeflerini gelir hedeflerini gerçekleştirmek için yöneticilerin bazen yönlendirmesiyle bazen göz yummasıyla etik dışı işlemler çok yaygın hale geldi bankacılık sektöründe. Anlı şanlı bankaların şubelerinin gelirlerini daha yüksek gösterip genel müdürlükten ekstra prim alabilmek için açıkça ahlaksız işlemler yaptıklarını sektör çalışanları itiraf ediyorlar. Vadesiz hesabında para olan müşterilerin hesaplarından “yıllık hesap işletim ücreti 3.taksit” vb gibi tamamen uydurma açıklamalarla keyfe keder paralar kesilmesi, aslında 50 lira masrafı olan bir işlem için müşterinin hesabından 100 lira almak gibi şeyler en yaygın yapılan işlerden sadece bir kaçı.

Bankacılık Düzenlenme ve Denetleme Kurumu iyi niyetle çalışan bir kurum. Ancak önceliğini vatandaşı bankalara karşı korumak üzerine kurmamış, yetersiz kadrosuyla bankaları epey geriden takip etmeye çalışan hantal bir yapı. Hala bankaların “0,49 faiz ile kredi” gibi tamamen kandırmaca ilanlarının önüne geçmedi, geçemedi mesela. Bankalar açık açık, masrafları gizleyerek çarpıtarak yalan söyleyerek reklamlarını her mecrada hala yayınlayabiliyorlar. Dolayısıyla tüketicinin şunu anlaması gerekiyor, bankalara karşı onu koruyan bir yapı yok. Bankalarla çalışan kişiler sektör hakkında bilgi sahibi olacak, hakkına parasına sahip çıkacak. Yoksa banka yöneticilerinin kişisel ihtirasları uğruna, çalışanlara hedef baskısı yüzünden yüz liralık maaşı olana bin liralık kredi kartı da verilir, geliri olmayana gayrı menkul kredisi de verilir. İş işten geçtikten sonra bankaları uyarmanın bir anlamı da kalmaz.