10 Ağustos 2011 Çarşamba

En iyi ekonomistler milyonerlerdir



İki hafta önceki yazımızı “Dolar’ın 1,75 – 1,85 bandına gelmesi sürpriz olmayacaktır. Çok uzak olmayan bir zamanda altın gram fiyatında 100 TL’yi görmemiz de bizi şok etmemeli” diyerek bitirmiştik. Piyasalarda dolar ve altın fiyatları öngördüğümüz değerlere kısa sürede geldiler. Kısa zamanda anlık geri çekilmeler görülecekse de altın ve özellikle dolar için bu düzey artık tutunma rakamlarıdır, bu düzeylerin çok altına inip orada kalmaları beklenmiyor. Altında ise beklenti hala yukarı yönlü.

Ekonomi piyasalarını takip edip öngörülerde bulunmak isteyenlerin önündeki en büyük engel maalesef ekonomistlerimizdir. Tarafsız bir şekilde gelişmeleri yorumlayıp aktarması beklenen ekonomistler fena halde politize olmuş durumdalar. Gelişmeleri yorumlamalarına bakıldığında bu fena halde açığa çıkıyor. Bir yanda yandık bittik, kriz kapıda, perişan olacağız diye bardağın sürekli boş kısmına odaklananlar, diğer yanda ise ekonomide sanki her şey dört dörtlük yolundaymışçasına etrafa pembe gözlüklerle bakan ve herkesi de öyle bakmaya zorlayıp agresifleşen majestelerinin ekonomistleri. Bunlar da diğerleri gibi o kadar şirazeden çıkmış durumdalar ki hükümetin tehdit olarak kabul edip tedbirler aldığı konularda dahi o konuların bir olumsuzluk teşkil etmediğini ısrarla savunabiliyorlar. Bu yüzden bu tür ekonomistlerin söylemlerine kulak vermeden evvel, onların eğitiminden, geçmiş öngörülerinin gerçekleşme durumundan evvel politize olup olmadıklarının ve ne ölçüde ne yönde politize kişilikler olduklarının tahlil edilmesi gerekiyor. Siyasi kaftanlarını giyerek ekonomistliklerini ikinci planda tutan bu kişiler genellikle kasten verileri ve piyasaların gidişatını yanlı yorumlayabiliyorlar. Bu yüzden piyasaların gidişatını yorumlayıp doğru yatırım kararlarını erkenden alabilmek için öncelikle yabancı ekonomistlerin küresel yorumlarına dikkat etmek gerekiyor. Yine ülkemizde finansal danışmanlık hizmetleri sunan yabancı şirketlerin finansal açıklamalarını ve hamlelerini dikkatle takip etmek gerekiyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, 3 Temmuz Pazar sabahı başlayan futbolda şike operasyonu hepimiz için beklenmedik bir olay iken bu yabancıların henüz Haziran ayında yaklaşık 10 milyon TL Fenerbahçe hissesi, 2 milyon TL’lik Galatasaray hissesi, yarım milyon TL’lik Beşiktaş ve Trabzonspor hissesi satarak kulüplerin hisse senetlerinden çoktan çıktıklarını unutmayın.

“Milyonerler” diye özetlediğimiz yüksek tutarda birikimi olan ve ferdi olarak hareket eden, yatırım kararlarını kendi kanaatleriyle sezgisel olarak şahsen yönlendiren çok sayıdaki kişi bu durumu zaten çözmüş durumda. Altın 90 liraya çıktığında bunu fırsat olarak gören küçük yatırımcılar bu fiyattan satış yaparken, yakından gözlemledik ki, bu milyonerlerimiz akın akın bu fiyattan bankalardan altın alımı yapıyordu. Onlar yine haklı çıktılar.

Yabancıların ve milyonerlerimizin reflekslerine bakınca şimdi şunu görüyoruz. Dolar alımları kısıtlı, ancak altın fiyatları 90 liralardayken alım yapmaya cesaret edemeyenler şimdi ons fiyatı 1750 dolar olan altının yakın zamanda 2000 dolarları göreceğini tahmin ederek gramı 100 liradan yüklü miktarlarda altın almaya devam ediyorlar.

Alın teri birikimlerini doğru yerlerde değerlendirmek isteyenler için son söz. Ekonomistlerin, yazarların hepsine kulak verin, ama kesinlikle onlara değil sadece kendinize güvenin.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Tüketici kredilerinde ve mevduatta bankalar

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu bu yılın ilk yarısına ait bankacılık verilerini 5 Ağustos’ta yayınladı. Bankalara getirilen bir takım yavaşlatıcı önlemlere rağmen bankalar tam gaz tüketicilere yönelik reklamlara devam ettiler. Mevduatta, konut ve taşıt kredilerinde hangi banka yılın yarısını nerede bitirdi? Dört temel kalemde sektörün durumuna bakacağız. Bu kalemlerde toplam meblağın yanı sıra bankaların büyüklüklerinden kaynaklanan farklılıkları göz ardı edebilmek için her bir bankanın şube başına düşen rakamlarını açıklayıp buna göre sıralamaları vereceğiz.

Tasarruf mevduatı, ticari olmayan, bireylerin tasarruf amacıyla bankalara yatırdıkları paraları ifade eder. 2010’un ilk yarı yıl sonunda bankalardaki tasarruf mevduatı tutarı 333 milyar TL iken bu yıl bu rakam %14 artarak 381 milyar TL’ye çıktı. Bankaların toplayabildikleri tasarruf mevduatlarına bakıldığında şube başına 45 milyon TL ve üzeri mevduat toplayabilen dört banka var. Bunlar sırasıyla Ziraat, İş, Albaraka ve Garanti. Topladıkları tasarruf mevduatı şube başına 25 milyon TL ve altında kalan bankalar ise HSBC, Şekerbank, Denizbank ve son sırada TEB yer alıyor. Diğer tüm bankalar ise şube başına 25-45 milyon TL tasarruf mevduatı topladılar.

Tasarruf mevduatına diğer mevduatı da ilave ederek esas toplam mevduata baktığımızda ise geçen yılın yarısında 526 milyar TL olan bu tutar %21 artarak 637 milyara yükseldi. Toplam mevduatta şube başına en çok mevduat toplayan bankalar sıralamasında 70 milyon TL ve üzeri meblağ ile dört bankayı görüyoruz. Bunlar sırasıyla Ziraat, Garanti, Vakıf ve İş Bankası. Şube başına en az toplam mevduatı olan bankalar sıralamasında en sonda ise şube başına 30 milyon TL altında kalan üç banka yer alıyor, bunlar Denizbank, Şekerbank ve TEB.

Konut kredileri 2010 yarı yılda 52 milyar TL iken bu tutar %37 artarak 71 milyar TL’ye çıktı. Şube başına en çok konut kredisi kullandıran ilk beş banka sırasıyla Finansbank, Vakıfbank, Garanti, Akbank ve Kuveyt Türk. Şube başına 5 milyon TL altında kalan en sondaki bankalar ise TEB, HSBC ve Şekerbank. Konut kredilerinde yaptığı yoğun reklamlar Şekerbank’a çok yaramamış. Reklamlarındaki 30 yıl vade vurgusu ters tepip uzun vadeden ürken müşterileri cezbetmeyip aksine onları kaçırmış görünüyor.

Son olarak taşıt kredilerindeki duruma bakacağız. Taşıt kredileri geçen yılın yarısında 4,4 milyar TL iken bu yılın yarısına gelindiğinde %50 artarak 6,6 milyar TL’ye ulaştı. Şube başına en çok taşıt kredisi kullandıran bankalar ise 1 milyon TL ve üzeri rakamlara ulaşan ING, Yapı Kredi, Garanti ve Akbank oldular. Bu kalemde en az taşıt kredisi kullandıran beş bankanın ise Albaraka, Ziraat, HSBC, Halkbank ve Şekerbank olduğu görülüyor.

Bankalara ne kadar tedbir getirilirse getirilsin bankalar agresif reklamlarına devam ederek tüketici kapma yarışına devam ediyorlar. Oranların artma eğiliminde olduğu önümüzdeki süreçte tablonun nasıl değiştiğini hep birlikte göreceğiz.

5 Ağustos 2011 Cuma

Dış ticarette son durum



Geçtiğimiz günlerde Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı, Haziran 2011 dönemine ait dış ticaret istatistiklerini yayınladı. Alınan bazı tedbirlerle ihracatın diri tutularak ithalatın azaltılması planlanmıştı ancak verilere bakıldığında durumun istenilen şekilde gelişmediği görülüyor. Haziran ayında ihracat geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre %19 artarak 11 milyar dolar oldu. Aynı dönemde ithalat ise %42 arttı ve 22 milyar dolar oldu. Yabancı ülkelere mal hizmet satarak yurda kazandırdığımız döviz 11 milyar dolar iken yurt dışından satın aldığımız mal ve hizmetlere ise 22 milyar dolar ödemişiz. Bu durumun sürdürülemez olduğunu herkes her ortamda dile getiriyor. Alınan ilk tedbirler bankalara olmuştu. Kredilerin yavaşlatılarak ithalatın dolaylı yoldan frenlenmesi planlanmıştı. Bekleme süresini doldurduk ve bugün gördüğümüz manzara sadece bankalara getirilen önlemlerle ithalatın hız kesmediği oldu.

Cari açığın düşürülerek makul seviyelere getirilebilmesi için ek önlemler alınacağı çok açık. Vergi artışı gibi daha sancılı önlemler yerine son günlerdeki gelişmelere bakılırsa alınacak ilk tedbirin kurların arttırılması olacağını söylemek mümkün. Nitekim şimdiden dolar 1,60 TL’den 1,70 TL seviyesine oturmuş durumda. Geçen yazımızda bahsettiğimiz gibi ithalat ihracat makasını daraltabilmek için en kestirme çözüm kurların kontrollü bir şekilde arttırılmasıdır. Kurların ne oranda hangi seviyeye kadar arttırılacağını kesin olarak söylemek mümkün değil. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanvekili Ahmet Akbalık bir süredir sektörün devalüasyon isteğini açıkça belirtiyor. Aslında herkesin bildiği şeyler ancak herkesin açıklamakta çekingen kaldığı yegane çözüm bu süreçte devalüasyon. Akbalık, %20 civarındaki bir kur artışının ithalatı dizginleyeceğini ihracatı coşturacağını dolayısıyla cari açığın da böylelikle frenlenebileceğini söylüyor. Söylediklerinde son derece haklı. Cari açığı düşürmek için tüm piyasaları kapsayan tedbirlerle ekonominin tümüne yönelik değil özellikle tüketimle üretim yapan sanayiye yönelik tedbirlerin ayrıştırılması gerektiği son derece yerinde bir çözüm önerisi. Cari açık öyle bir noktaya geldi ki artık kur artışından başka herhangi bir tedbir cari açığı düşürmekte yetersiz kalacaktır. İhracatçıların istediği seviye 1,80 – 1,85 seviyeleri. Başbakan bu isteğe “ortasını yakında bulacağız” diyerek yanıt verdi. Çok uzun olmayan bir zamanda dövizde ortası bulunacaktır. Önümüzdeki dönem için kurların ne olacağını söyleyebilmek imkansız ancak ekonomistlerin tahminlerine göre en makul seviye tahmini doların 1,75 – 1,85 seviyelerine oturacağıdır.

Bu süreçte önemli bir diğer nokta da kurların artışından sonra ihracatın istenen seviyede gerçekleşebilmesi. Dünyada ortalık toz duman. En çok ihracat yaptığımız bölge Avrupa’nın durumu hiç iç açıcı değil. Kontrollü kur artışından sonra umudumuzu tamamen ithalatın azalmasına ihracatın artmasına bağlayacağız. İthal malların fiyatlarının artması kaçınılmaz olacak. Dolayısıyla ithalatta bir azalma tahmin etmek hiç de zor değil. Diğer kanatta da istediğimiz durumun olması için Avrupa’da işlerin rayında gitmesi gerekiyor. Geçtiğimiz ay en çok ihracat yaptığımız ilk üç ülke Almanya, İtalya ve İngiltere idi. Şayet Avrupa’da gündemde olan ülkelerin haricinde bir iki ülkede daha kriz çıkarsa ihracatçılarımız kur desteğine rağmen mal satışında zorlanacaklar ve bundan sonra en istenmeyen senaryo olarak diğer ilave tedbirler gündeme gelebilecektir.

26 Temmuz 2011 Salı

Piyasalar çıldırdı mı?


Piyasalar çıldırtıldı. Döviz ve altın fiyatlarının sıçraması işin içinde olmayan çoğu kişi için sürpriz oldu. Aslında bu manzarada, özellikle döviz fiyatları için, bir sürpriz yok. Olan biten tam olarak bir kontrollü devalüasyon, örtülü devalüasyondur. Bu kelimeyi kullanmak piyasaların huzurunu kaçıracağı için resmi makamlar otoriteler tarafından kullanılmaz, kullanılmayacaktır da, ama olan biten tam olarak bundan ibaret.

Son 1 haftadır bir tiyatro seyrediyoruz. Lütfen kronolojiye dikkat: 19 Temmuz’da AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ekonomi İşleri Başkanı Dr. Bülent Gedikli, dünya ekonomisi üzerinde kara bulutların gözükmeye başladığını, bunun Türkiye’ye olumsuz etkileri olacağını ve tedbirli olunması gerektiğini açıkladı. “Ne varsa onu tutun. Fazla harcamayın, kriz kapıda” dedi. Ardından 20 Temmuz’da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan basın mensuplarına konuşarak “olumsuz senaryolara hazırlıklı olmalıyız” dedi. Kokuyu alan derecelendirme kuruluşu Fitch de 21 Temmuz’da Türkiye’nin artık krize daha açık bir ülke olduğunu açıkladı. Bir gün sonra 22 Temmuz’da Merkez Bankası Başkanımız Erdem Başçı “Açık pozisyonu sınırlayan rahat eder” açıklaması yaptı, yani döviz artacak, döviz borçlarınızdan kurtulun mesajı verdi açık açık. Dün böyle konuşan başkaları vatan haini ilan edilip kriz simsarı olarak adlandırılırken hükümet üyelerinin ve otoritelerin birden bu söyleme geçmesinden mesajı alanlar aldılar. Tüm bu olanlardan ve açıklamalardan sonra Temmuz’a 1,60 TL’den başlayan Dolar 1,70 TL’nin üzerine çıktı. Bu çıkış bilinçli olarak yönlendirilmiş bir hareketin sonucunda meydana geldi. İthalatın patladığı, ihracatçıların belli bir banda sıkışmış döviz fiyatları karşısında kıvrandığı ve cari açığın sürekli artmaya devam ettiği bir ortamda “devalüasyon” beklenen bir gelişme olmalı. Devalüasyon nedir? Devalüasyon en basit anlatımıyla hükümet kararıyla döviz kurlarının belli bir oranda arttırılmasıdır. Döviz kurlarının artmasını neden ister bir hükümet? Döviz kurları artınca ithalat azalır, yurt dışından mal ve hizmet almak zorlaşır pahalı hale gelir, öte yandan ise bizim ürettiklerimiz döviz bazında ucuzladığı için bunları yurt dışına satabilmemiz kolaylaşır, ihracat artar. Böylelikle yurt dışına daha az döviz göndeririz, yurt dışından daha fazla döviz getirmiş oluruz. Yani şu an başımızın belası cari açığı azaltmak için önemli bir avantaj elde etmiş oluruz.

Yaşadıklarımız ve önümüzdeki dönemde yaşayacaklarımız cari açıkla mücadele için yetkililer tarafından bilinçli olarak tetiklenmiş bir süreçtir, "örtülü" ve Merkez Bankası "kontrollü" devalüasyondur. Bu devalüasyon öncekiler gibi akşamdan sabaha kurların % 20 vs arttırıldığı açık bir devalüasyon şeklinde olmayacaktır. Yatırım danışmanlık şirketlerinin ekonomistlerine göre, ay başına göre henüz % 7’lerde olan bu düzeltme önümüzdeki süreçte % 10 - % 15’i bulabilir. Yani Dolar’ın 1,75 – 1,85 bandına gelmesi sürpriz olmayacaktır.

Fiyatı uluslar arası piyasalarda oluşan altında ise ilginç bir durum yaşanıyor. Uluslar arası piyasalarda zaten ons’u 1600 Dolar’ı aşarak rekor seviyeye gelmiş altın, ülkemizde Dolar’ın da yükselmesiyle birleşince gramı 90 TLseviyesine geldi. Şunu çok açık, kısa ve anlaşılır bir biçimde ifade etmek gerekiyor: altın fiyatları uluslar arası piyasalarda zaten artış trendinde. Bizde döviz de artış trendinde olunca birleşen bu iki dalga ile çok uzak olmayan bir zamanda altın gram fiyatında 100 TL’yi görmemiz bizi şok etmemeli.

24 Temmuz 2011 Pazar

Vizeler ve dış ticaret


Bazı komşularımızla ve diğer ülkelerle vizelerin karşılıklı kalkması bir kısmımızda sevince neden olurken bir kısmımız ise bu ülkelerle vizelerin kalkması için verilen çabanın boş olduğu kanısındaydı. Özellikle orta doğu ülkeleriyle vizelerin kalkması neticede her şey bir yana ekonomik anlamda bizim için son derece olumlu bir gelişme idi. Bölgede meydana gelen gelişmeler en çok bu durumun sefasını sürmeye hazırlanan bizi etkiledi ama önemli olan buradaki insanların baskıcı rejimlerden bir an önce kurtulabilmeleri tabi ki.

Ürdün, Lübnan, Suriye gibi nispeten küçük ülkeler dünya çapında çok önemli ülkeler olarak görülmeseler de bizim için ekonomik anlamda önemli ülkelerdir. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile olan dış ticaretimiz ithalat ihracat anlamında her zaman bizim aleyhimize işlemiştir. Yani bu ülkelere satış yapabildiğimiz tutarlardan hep daha fazlasını ödemişizdir, onlara net bazda dış ticarette para ödeyen taraf neticede hep biz olmuşuzdur. Oysa bu saydığımız küçük ülkelere ve bunların benzeri diğer ülkelere ciddi anlamda mal ve hizmet satarak para kazanıyoruz, dış ticarette terazi hep bizden yana ağır basıyor. O kadar ki sadece Libya, Suriye, Ürdün ve Lübnan’a ihracatımız 2009’dan bu yana Amerika’ya ihracatımızdan daha fazla hale geldi. Bu dört ülkeye geçen yıl sattığımız mal ve hizmetlerden 5 milyar dolara yakın para kazandık. Üretimin yanı sıra tam bir tüketim çılgını da olan stratejik ortağımız ve dünyanın süper gücü Amerika Birleşik Devletleri’ne ihracatımız ise sadece 3.8 milyar dolarda kaldı. Orta doğu ülkeleri ile vizelerin kalkması karşılıklı ticarete son derece olumlu katkı sağlamaya başlamıştı ki bölge karıştı. Er ya da geç bölge yine durulacak muhakkak. Vizesiz gidiş gelişlerin mümkün olduğu bu ülkelerden ithalat da artıyor elbette ancak esas artış ihracatta, durum bizim lehimize yani. Bu dört ülkeden son dört yılda toplam ithalatımız 4 milyar dolar iken ihracatımız ise 15 milyar dolar olmuş. A.B.D.’ye de bu dört yılda yapabildiğimiz ihracat yine 15 milyar dolar ama 41 milyar dolar ithalat yapmışız.

Bu ülkeler çoğu kalemde bizim ürettiğimiz kalitede mal ve hizmet üretmekten şimdilik uzaklar. Şehirdeki elit kesiminden dağ başındaki köyde yaşayan insanına kadar Türk dizileri müptelası halkları var. Bu dizilerin de büyük katkısıyla öylesine bir Türkiye hayranlığı var ki bölgede… Çin, ürettiği malların satışını kolaylaştırabilmek için etiketlerine Made in Istanbul, Turkey yazıp da gönderiyor bu ülkelere. Elimiz çok güçlü bu coğrafyada, bunu kullanabilmek için vizelerin kalkması çok yerinde oldu. Bölge durulup taşlar yerine oturduğunda dış ticarette ülkemiz lehine çok önemli hacimler göreceğimiz muhakkak.

Avrupa Birliği ülkeleri ile vize konusunda müzakerelerin devam ettiği malum. Amerika Birleşik Devletleri ise Visa Waiver Program denen bir vize muafiyet programı kapsamında 36 ülkeye vize muafiyeti uyguluyor. Bu program kapsamındaki ülkelerin vatandaşlarını vize almak zorunda kalmadan 90 güne kadar turizm veya iş için ABD'ye seyahatlerine imkan sağlıyor. Ülkemiz de bu program kapsamında yol haritası verilen 12 aday ülke arasında yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri ile olan işbirliğimiz sadece askeri alanda değil de turizm ve ticaret alanında da devam edecekse ülkemizin bu programa bir an önce dahil olması gerekiyor. Bizim ihracatçılarımızın önündeki en büyük engel maalesef vize problemidir. Vize probleminin aşıldığı ülkelerle ticaret ile başlayan yakınlaşma her alanda artarak devam edecektir. Eksenimizin ne yönde olacağı, bu ülkenin rotasının ne yönde olacağı biraz da ülkelerin vize uygulamalarına bağlıdır.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Kendinizi silkeletmeyin


Menkul Kıymetler Borsası, ülkemizde faaliyetlerine başladığı yıldan bu yana çeyrek asırdır kolay yoldan, kısa zamanda ve çok para kazanmak isteyenlerin her zaman gözdesi olmuştur. Azınlık bir grup dışında çoğu kişi böyle düşünerek girdiği borsada her zaman para kaybetmiştir. Şunun açıkça bilinmesi gerekiyor, borsada kısa zamanda çok büyük paralar kazanmak herkesin istediği ama çok çok az kişinin “başarabildiği” bir iştir. Borsadan bu yolla para kazananlar da büyük yatırımcılar, bu piyasanın kurdu olmuş yatırım danışmanlarıyla çalışan yabancılardır. Küçük sermayelerle gazete-dergilerden ilgili köşeleri takip ederek para kazanmaya çalışan küçük yatırımcılar ise bu piyasanın genelde kaybedenleri, keriz silkeleyici kurtların kurbanları, masum kuzucuklardır. Keriz silkeleme bize mahsus bir tabirdir. Sıklıkla piyasada bu işlemin yapıldığına maalesef şahit oluyoruz. Yasa dışı olduğu için bu kişilere operasyon üstüne operasyon düzenlenmekte ancak kısa zamanda çok para kazanan bu işi yapanlar her zaman bu işlemleri yapmaya devam etmekteler. En kısa şekliyle keriz silkeleme, halka arz edilme oranı düşük olan, “sığ” denilen hisse senetlerinin fiyatları düşükken satın alınması, sonrasında bunların fiyatlarının asılsız söylentilerle yükseltilip iştahlandırılmış kişilere satılması işlemidir. Bu aynı zamanda borsada sıklıkla kullanılan “manipülasyon”un da tarifidir, yasa dışıdır.

Sığ kâğıtlar (halka arz oranı düşük olan, küçük şirketlerin hisse senetleri) fiyat dalgalanmalarına çok müsaittir. Öğrenciyken fakültede aldığım bir ders sayesinde tanıştığım şimdi ismini hatırlamadığım bir yatırım danışmanı bunu anlatırken bir kağıt ismi vermiş ve bu sığ kağıtların fiyatlarının nasıl kolayca yönlendirilebileceğini ispat etmişti. Söylediği kâğıdın fiyatı onun basit al-sat oyunlarıyla dediği gün dediği oranda artmıştı.

Borsaya girecekseniz hiç olmazsa şunlara mutlaka dikkat edin. Küçük şirketlerin sığ kâğıtlarını almadan önce iyi düşünün. Gazete ve dergilerin borsa köşelerindeki yorumcuların verdiği akıllara itibar etmeden evvel bir daha düşünün. Unutmayın, yazdıklarının binlerce takipçisi olan o kişilerin de, onların patronlarının da paraları aynı piyasada çeşitli kâğıtlarda. Kısa zamanda kolayca çok büyük paralar kazanmak hırsından kendinizi kurtarın. Bu işlerin içinde olup tüm birikimini hisse senetlerine yatırmak yetmiyormuş gibi üstüne yüksek miktarlarda kredi çekerek borsaya giren ve batarak mahvolan insanlar tanıyorum. Bilmek de her zaman insanı yanlıştan koruyamayabiliyor işte. Kazanabileceğiniz parayı değil kaybedebileceğiniz parayı düşünün. Bu kaybedebileceğiniz para miktarı hayatınızı alt üst edecek miktarda ise tekrar tekrar ve iyi düşünün. Bu işin uzmanı değilseniz 150’ye yakın lisanslı aracı kurumlara devredin bu işi. Borsada yabancı banka, aracı kurum veya şahıs nam ve hesabına gerçekleştirilen işlemleri de iyi inceleyin. Piyasadaki kurt yatırım danışmanlarının portföylerini yönettiği yabancılar genellikle herkesten önce “havayı koklayarak” aksiyon alırlar. 3 Temmuz Pazar sabahı başlayan futbolda şike operasyonu hepimiz için beklenmedik bir olay iken bu yabancıların henüz Haziran ayında yaklaşık 10 milyon TL Fenerbahçe hissesi, 2 milyon TL’lik Galatasaray hissesi, yarım milyon TL’lik Beşiktaş ve Trabzonspor hissesi satarak kulüplerin hisse senetlerinden çoktan çıktıklarını unutmayın.

Borsa her geçen gün yapısal anlamda daha iyiye gidiyor. Umuyoruz “kumar oynamak”tan mütevellit “borsada oynamak” tabiri de bizde "borsada yatırım yapmak" olarak değişecektir.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dış borçlarımız da özelleşiyor…


Ülkemizin dış borçları enteresan veriler içerir. Hemen her istatistikî veride olduğu gibi ülkemizin dış borçları verilerinde de çoğu kişi –maalesef- bulunduğu kampa göre bunları yorumlar. Bir grup görme özürlünün, filin bambaşka yerlerine dokunarak fili tarif etmeye kalkışması gibi birbirine taban tabana zıt yorumlar yapılmasının nedeni de bu sebeptendir. Kimisi, dış borçların arttığını ama bunların çoğunun devletin değil özel sektörün borcu olduğunu söyleyip pembe tablolar çizer, kimisi de tabloyu en ham haliyle yorumlayıp felaket tellallığı yapar.

Biz şimdi bu verileri mümkün olan en sade şekle sokup, pembe tablo çizmek yahut felaket çığırtkanlığı yapmak derdine düşmeden sadece olan biteni anlamaya çalışalım.

Birazdan üzerinde konuşacağımız ülkemizin dış borç verilerindeki temel kaynağımız Hazine Müsteşarlığı’nın 4 Temmuz’da güncellediği yayını “Türkiye Ekonomisi”dir.

Türkiye’nin dış borcu dendiğinde bu borcu yapan temelde iki sektör vardır. İlki devlet (kamu borcu), diğeri ise özel sektör borcudur. “Özel sektör borcu neden Türkiye’nin dış borcu sayılıyor” sorusuna verilebilecek en özet cevap ise şudur: “bu borçların kefili devlettir. Borç, sadece borcu alanın değil, aynı zamanda onun geri ödeneceğine kefil olanın da borcudur.” Bu bilgiden sonra dış borç yapısına baktığımızda özel sektörün toplam dış borçlar içerisinde 2005 yılında ağırlığı % 54 iken bu yıl Mart sonu itibarıyla % 67’ye çıktığını görüyoruz. Devletin borcunun azaldığı anlamına gelmiyor bu; özel sektör devletten daha fazla borçlanıyor yıllardır. Bu yüzden dış borçlarımız içinde devletin borcunun ağırlığı azalırken borçlarımızı özel sektör sürekli arttırıp, deyim yerindeyse dış borçlarımızı özelleştiriyor.

Cari açığın tehlikeli bir hal aldığı hükümet tarafından bile kabul edilip alınacak tedbirler konuşulurken bazıları da cari açığın kriz simsarları tarafından tehlikeli bir boyuta ulaşmış gibi gösterildiğini, aslında ortada tehlikeli bir durum olmadığını iddia ediyor. Bunu söyleyenlerin en büyük iddiası ise özel sektörün borçlarının yapısının daha da kısa vadeli hale gelmesi. Hâlbuki en son verilere göre özel sektör kısa vadeli borçlarının ağırlığı “inanılmaz artmış” durumda değil. Hatta 2005 yılında % 40 olan kısa vadeli borç oranı bugün % 37’ye düşmüş durumda özel sektörün dış borçlarında. Tam tersine, devletin borçları içindeki kısa vadeli olanların ağırlığı ise geçen dört yıl neredeyse sıfır iken 2010 ve 2011 ilk çeyrek sonu itibarıyla % 5’e çıktı. “Devletin kısa vadeli dış borcu sadece 4,9 milyar dolar. Özel sektörün kısa vadeli borcu ise 70 milyar dolar” diyerek sadece rakamlar üzerinden durumu açıklamaya çalışmak son derece yanıltıcı. Kriz simsarları herkesin malumu, ancak bunları öne sürmeye çalışarak cari açığı küçümsemek yahut başka mecralara çekmek pek doğru bir davranış değil.

Kamu dış borçlarımızda son durum ise özet olarak şundan ibaret; 2002’de 257 milyar TL olan kamu brüt borçlarımız % 93 artarak 2010 sonunda 497 milyar TL oldu. Merkez Bankası varlıklarını, kamu mevduatını ve işsizlik sigortasında biriken tüm meblağı toplayıp borçlarımızdan düşsek bile net 318 milyar TL borcumuz var. Kamu borcu da görüldüğü üzere sürekli artmakta ancak tabi ki bardağın yarısı da dolu. Dolu tarafa da bakmak gerekirse; 2002 yılında bu borçlarımız Gayrı Safi Yurtiçi Hâsıla’mızın % 62 sine karşılık geliyorken bu oran % 29’a düşmüş durumda. Yetersiz seviyede ama en azından borçlanma hızımızdan daha fazla üretim yapabiliyoruz artık. Borçlanırken ödediğimiz faiz oranları hem Türk Lirası’nda hem de dövizde düştü. 2002’de Euro’ya %10 faiz öderken bu faiz oranı bugün % 5’e düştü sözgelimi. Bu sayede de devlet, 2002’de topladığı 100 TL verginin 86’sını faize verirken, bu oran bugün 23’e düştü. Sevindirici olan bir diğer husus ise uzun zamandır para almadığımız IMF’ye borcumuz iki yıl içerisinde sıfırlanmış olacak mevcut ödeme planına göre.

İstatistik önemli bir bilim. Kim nereden bakıp neyi görmek istiyorsa rahatlıkla verileri o şekilde aktarabiliyor. Politik istatistik ise maalesef bizde de giderek yaygınlaşmaya başladı. Politik istatistik nedir, Winston Churchill’in özetiyle: “Delikanlı, parlamento üyesi olmak istediğini anlıyorum. Öğrenmen gereken ilk ders; ben bebek ölümlerinin oranları hakkında istatistiksel bir rapor istediğimde, benim bütün istediğim, benim başbakanlığım döneminde ölen bebeklerin sayısının başka birinin başbakanlığı dönemindekilerden daha az olduğunun kanıtıdır. Politik istatistik budur."