8 Haziran 2011 Çarşamba

Seçimden sonra zam yağmuru mu var?


Seçimden sonra neden bir zam yağmuru olacak “söylenti”si var? Bu beklentinin en büyük nedeni son günlerin en öne çıkan nedenlerinden biri olan cari açığımız. Cari açık nedir? Özetin özeti bir açıklama ile, bir ülkenin döviz giderlerinin döviz gelirlerinden fazla olması durumudur. Bu durum belli bir süre sürdürülebilir olsa da kontrol altına alınamaz noktaya geldiğinde süt liman olan finansal piyasalar birden alt üst olabilir.

Şimdi bizdeki durum da bu aşamada. Kontrol altına almakta zorlanır hale geldiğimiz bu konunun “sorun” olduğu ekonomi yönetimimiz tarafından kabul edildi ve öncelikli konu haline geldi. Cari açığı azaltmak için yapılacak en basit şey ise döviz gelirlerimizi arttırırken döviz giderlerimizi azaltmak. Gelirleri arttırmak tabi ki istenilen bir çözüm, en sancısız olan çıkış yolu, ancak bunu kısa vadede sağlayabilmek çok güç olabilir. Daha kısa vadede çözüm sağlayacak ve durumu kontrol altına almaya yardımcı olabilecek diğer yol ise ülkenin döviz giderlerini mümkün olduğunca kısmak. Bu durumda yapılacak şey ise yurt içindeki özellikle ithalata dayalı tüketimi dizginlemek. Böylece daha az döviz harcayacağız, döviz gelirlerimiz artarken oluşacak bu durum cari açığı nihayet kontrol altına almamıza yardımcı olacak.

İthalata dayalı tüketimi dizginleyebilmek için yapılacak şey çok açık. Birçok ithal mala dolaylı ya da doğrudan vergi gelecek. Seçimden sonra A’dan Z’ye her şeye zam gelecek, her şeyin vergisi artacak beklentisi yanlış. Ancak yurt dışından satın alınarak ülkemize getirilen yani ithal edilen çoğu şeye zam geleceğini söylemek mümkün. En başta en çok para harcadığımız şey enerji ürünleri. Petrol ürünlerinin fiyatlarının olağandan daha hızlı artması beklenilen bir durum. Petrol ürünlerine yapılacak zamlarla yurt dışına en çok döviz ödediğimiz bu ürünün kullanımı azalabilir, hem de daha az tüketim olduğu halde daha yüksek tutarda vergi toplanabilir. En kolay vergi akaryakıttan toplanıyor, son tüketicinin pompaya ödediği 100 TL’nin ortalama 65 TL’si vergi olarak maliyeye gidiyor…

İthal mallardaki vergi artışı nihai mallardan ziyade ara mallarına hammaddelere makinelere gelecek beklentisi zaten piyasa tarafından bilinen bir gerçekti. İmkânı olan işletmeler ihtiyaç duyabileceği ithal makinelerin hammaddelerin ara malların tedariki için tüm imkânlarını kullanarak bunları temin etmeye çalıştılar. Bakanlar kurulunda bekleyen tebliğde özellikle Uzakdoğu’dan ithal edilecek tekstil ürünlerine hatırı sayılır bir vergi artışı getirileceği de biliniyor.

Maliye bakanı seçimlerden sonra her ne kadar vergi artışı ve zam olmayacağını söylese de piyasa çoktan tedbirini alıp elinden geldiği kadar erken ithalatını yaptı. Son tüketicinin ise bu durumda yapabileceği pek bir şey yok. Elektrik, benzin, doğalgaz, ithal araçlar başta olmak üzere pek çok kalemde seçim sonrası fiyatların artması hiçbirimize sürpriz olmayacak...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Düğün ayları geldi, altın fiyatları artacak mı?


Halk arasında yaz aylarının gelmesiyle altına olan talep arttığı için altın fiyatlarının da arttığı gibi bir inanış yaygındır. Ülkemizde Haziran Temmuz ve Ağustos ayları düğünlerin en çok yapıldığı aylardır. Peki, bu aylarda takı amaçlı satın alınan altınlar gerçekten de altın fiyatlarının yükselmesine neden oluyor mu? Altından bu tür dönemsel talepleri gözeterek kar elde etmek için yaz aylarını değil kış aylarını beklemelisiniz. Nedenini yazının devamında bulabilirsiniz.

Bizdeki düğünler altın fiyatlarını yükseltir mi? Bu soruya temel teşkil eden cevap aslında altın fiyatlarının piyasada nasıl oluştuğunun açıklanmasıdır. Piyasayı yakından takip eden uzmanların ve akademisyenlerin hazırladığı altın hakkında güvenilir bilgiler sunan saglamaltin.com sitesinin özetlediği şekliyle; “Günümüzde altının değeri, belli başlı mali merkezlerde gün gün belirleniyor. Bu merkezlerden en önemlisi Londra Altın Piyasası. Fiyat, sabahın 10.30'unda belirleniyor, gün boyunca küçük de olsa değişiklikler gösterdikten sonra, öğleden sonra 3'te sabitleniyor. Bu rakamın belirlenmesinde, dünyanın en güçlü 5 pazarının temsilcileri (Johnson Matthey, Mocatha and Goldsmith, Samuel Montagu, Rothshild ve Sharps Pixley) belirleyici rol oynuyorlar. Fiyatı, tüm dünyadaki altın alış ve satışları etkiliyor.”

Ülkemizdeki düğün sayılarına baktığımızda yaz aylarında bu sayı her ay için ortalama 70 binlerde iken yılın geri kalan aylarının ortalaması ise 40 binlerde. Yani yaz aylarında düğün sayılarında inanılmaz artışlar olmuyor sanıldığı gibi. Kaldı ki bizdeki düğünler nedeniyle oluşan takı talebini yurt içindeki mevcut altın stoklarımızla karşılayabiliyoruz. Küresel çapta hatırı sayılır ölçüde altın talebi oluşturmayan bu durum tabi ki dünya genelinde altın fiyatları üzerinde bir etki meydana getirmiyor. Altın fiyatlarının arza yahut talebe bağlı arttığı durumlar elbette vardır ancak bizim yaz aylarındaki düğün sayımızın %60 artması bu etkenlerden biri kesinlikle değildir. Dolayısıyla yaz aylarının, düğünlerin sezonunun gelmiş olması altın fiyatlarını arttırıcı bir etkiye kesinlikle sahip değildir.

Yazının başında altından dönemsel talepleri özeterek kar elde etmek için yaz aylarını değil kış aylarını beklemelisiniz dedik. Evet, bizdeki düğünler altın fiyatları üzerinde belirleyici düzeyde değil ama bir başka ülkedeki düğünler altın fiyatlarını hemen her sene etkiliyor. O ülke de tahmin edilebileceği gibi nüfusu 1,5 milyara dayanmış olan Hindistan. Hindistan’daki en yoğun düğün sezonu Kasım’la birlikte başlayıp Aralık ayının sonuna kadar devam etmekte. Altın fiyatlarının geçmiş yıl grafiklerine bakıldığında da bu durum açıkça görülebilir. Altın fiyatları her yıl Eylül ile birlikte çıkışa başlar ve Kasım-Aralık aylarında zirveyi görür. 2010 yılında bizdeki düğün aylarını ortalama 60 TL’den kapatan altın, Aralık ayını 68 TL ile kapattı, 2009’da yaz aylarında 1 gram altın 46 TL iken yılı 54 TL ile bitirdi.

Altın fiyatlarını bizdeki düğünler arttırmıyor ancak Hindistan’daki düğünler altın fiyatlarını hemen her yıl ortalama %10 yukarıya çekiyor. Hindistan’da düğün sezonu da yaz aylarında değil yılın son çeyreğinde, kış aylarında...

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Tedbirler dört büyükleri çok kötü vurdu

Dört büyüklerden kastımız bankacılık sektöründeki en büyük dört özel banka. Bunlar Garanti Bankası, Akbank, Yapı Kredi ve İş Bankası. Bankaların işletmelere ve bireylere kredi vermelerini yavaşlatarak piyasayı soğutmaya çalışmak otoritenin en önemli tedbiriydi. Bunu yapmaktaki en büyük amaç cari açığın dizginlenebilmesiydi muhakkak. Bu tedbirler cari açık için iyileştirici olmadı ama banka karlarını alt üst etti. Tedbirlerin banka karlarına yansımasını analiz ederken ilginç sonuçlar görülüyor.

Geçtiğimiz hafta itibarıyla tüm bankalar ilk çeyrek yani Mart sonu itibarıyla eteklerindeki taşları döktüler ve bağımsız denetim raporlarını açıkladılar. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun onayından geçmiş finansal tablolara bakıldığında şube sayısı 100 ve üzerinde olan 13 mevduat bankası ve 4 katılım bankasının karlarının toplamı geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre %14 düşüş gösterdi.

Ülkemizdeki bankacılık sektörünü analiz ederken -şube sayısı 100’ün üzerinde olan bankaları ele alarak- sektörü dört ana gruba ayırmakta fayda var. İlk grup yukarıda zikrettiğimiz 4 büyükler (Garanti, Ak, İş ve Yapı Kredi), ikinci grup 3 kamu bankası (Ziraat, Halk ve Vakıf), üçüncü grup 6 orta büyüklükteki banka (Finansbank, TEB, Şekerbank, Denizbank, HSBC ve ING), dördüncü ve son grup ise 4 Katılım Bankası (Albaraka, Asya, Kuveyt Türk ve Türkiye Finans).

İlk çeyrek sonuçlarına baktığımızda dört büyüklerin net karı geçen yılın aynı dönemine göre %21 düşerek 2 milyar 800 milyon TL oldu. İş Bankası karı en çok düşen banka olarak bu grupta dikkati çekiyor. Kamu bankalarının karlılığı da geçen yıla göre %13 düştü. Bu düşüşün en önemli nedeni tek başına Ziraat bankasının karının %37 gibi sert bir düşüş göstermesi oldu. Vakıfbank %34 artış sağlarken Halkbank ise geçtiğimiz yılın karlılığını korudu denebilir.

Büyük bankalar geçen yılın karlılığını koruyamayıp daha az kar elde ederlerken orta büyüklükteki bankalar ise toplam karlılıklarını %29 arttırarak 665 milyon TL’ye çıkardılar. Grubu sürükleyen banka ise karını geçen yıla göre katlayarak 296 milyon TL’ye çıkaran Finansbank oldu.

Katılım Bankalarına bakıldığında toplam karlılığın geçen yıla göre %9 azalarak 169 milyon TL olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Albaraka, karını %38 arttırarak bu grupta net karını arttırabilen tek katılım bankası oldu.

Son olarak, yaklaşık 4 milyar TL’lik bir büyüklüğe ulaşan bankalardaki kıymetli maden altın hesaplarında ilk 3 banka Garanti Bankası, Halkbank ve Kuveyt Türk oldu. Bankalardaki 4 milyar TL’lik altının yarısından fazlası bu üç bankada bulunuyor.

İlk çeyrek sonuçlarına göre özellikle büyük bankalar bu tedbirlerden ağır hasar almış görünüyorlar. Bu tedbirler alınmamış da olsaydı sonuç aşağı yukarı aynı olacaktı çünkü bu büyük bankalar öylesine çılgınca mevduat ve kredi yarışına girmişlerdi ki mevduata verdikleri faiz oranı kredilerden aldıkları faiz oranlarını geçmeye başlamıştı. Garanti Bankası genel müdürü Ergun Özen bu durumu aylar önce “biz bir yerlerde yanlış yapıyoruz” diyerek dile getirmiş ancak her şeye rağmen gidişattan dönülmemişti. Her yıl söylenen beylik laftır; “bu yıl bankalar için zorlu bir yıl olacak”, ama bu yıl gerçekten öyle olacak…

19 Mayıs 2011 Perşembe

Tahrir Meydanı’ndan Ekonomi Notları


Geçtiğimiz Perşembe-Cumartesi günleri 3 gün boyunca Mısır’daydım. 25 Ocak’ta başlayan halk isyanları 30 yıllık rejimi sonlandırmışsa da halk hala her Cuma tatil günü Tahrir Meydanı’nda protesto gösterilerine devam ediyor. Araçlarına, evlerinin ve işyerlerinin kapılarına 25 Ocak çıkartmalarını gururla yapıştırmış halk, düşürdükleri rejimin devlet başkanının tatil beldesindeki “tatilinin” sonlandırılıp artık yargılanmasını istiyor. Bu protestolarıyla emellerine de ulaşmışlardı o gün itibarıyla…

Türkiye’nin üçte biri kadar Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) ve %90’ı Müslüman olan 80 milyonu aşkın bir nüfusu var Mısır’ın. Kabaca bu tabloya bakarak ülkemizle kıyaslandığında ekonomik olarak bizden 3 kat daha aşağı seviyede oldukları düşünülebilir ancak durum hiç de öyle değil. 30 yıldır ülkeye çöreklenmiş rejim ülke kaynaklarını öylesine sömürmüş öylesine son derece sınırlı sayıdaki kişiye hortumlamış ki halkın nispeten iyi durumda olan kesiminin aylık geliri sadece 80 Dolar civarında. Günde 2-3 dolarlık bir gelir getiren işe sahip olanların (polis öğretmen gibi orta tabaka memurların) mutlu olmasının beklendiği bir ülke. Konuştuğumuz ve Türkiye’den geldiğimizi öğrenen halk, ülkelerinin de bir gün halkı Müslüman olan Türkiye gibi zengin ve huzurlu bir ülke haline geleceğine inandıklarını hararetle anlatıyorlardı.

Bu basit ekonomik tablo bile ülkedeki devrimin altında başka nedenler aramayı geçersiz kılıyor. Gün içerisinde 2-3 dolarlık para kazandıktan sonra günü kurtaran ve yarın ne yapacağını, nasıl para kazanıp karnını doyuracağını düşünmekten bitap düşen ülkenin yarısı bölgedeki isyan dalgasından cesaret alıp ayaklandı ve başlarına çöken rejimden kurtuldu. İsyanların temelinde ekonomik nedenler yattığını anlamak için halktan sıradan insanlarla 3-5 cümlelik bir mülakat yeterli oluyor. 70 milyar dolarlık kişisel serveti olduğunu düşündükleri devrik devlet başkanının ülkeyi nasıl 30 yıl boyunca prangaladığını çekinmeden anlatıyorlar.

Ülkede üretim yapan bir tekstilci Türk işadamı ise 70 kişi çalıştırdıklarını, ortalama 100 dolarlık aylık maaşla insanların inanılmaz bir şekilde canla başla çalıştığını anlatıyor. Haftada 1 gün çalışmadıkları halde işçilerden bir kısmının o tatil günü dahi gelip işlerin yetişmesi için çalıştıklarından bahsediyor. Sadece 1 gece bekçisi tuttukları halde çalışanların ailelerinden 8-10 kişinin her gece gönüllü olarak işyerinde nöbet tuttuklarından hüzünle söz ediyor, ayda 100 dolara yakın maaş aldıkları işyerini ekmek teknesi olarak görüp sahipleniyorlar umutla.

Ekonomik göstergeleri yanlı olarak yorumlamak bizde oldukça yaygın bir tutum. Bir yanda bardağın boş tarafına odaklanmış ve herkesi ülkenin yandığına bittiğine kül olduğuna inandırmaya çalışanlar, diğer yanda ise her şeyin güllük gülistanlık olduğunu iddia eden majestelerinin ekonomistleri. Gerçek şu ki durum her iki kesimin de iddia ettiği gibi değil. Ülke olarak durumumuz doğumuza göre iyi, batımıza göre ise daha kat etmemiz gereken epey yol var. Ama geleceğe dair ümitlerimiz kuvvetli. 2001’de 200 milyar USD olan Gayrı Safi Yurt İçi Hasılamızı 2009’da 600 milyar USD’ye çıkardıysak, 2023’te dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi içerisinde yer almamız da bir hayal değil gerçekleşmesini bekleyeceğimiz bir hedef olmaktadır.

15 Mayıs 2011 Pazar

Bankacılar Modern Köleler mi?


Günümüz iş dünyasında maaşlı çalışanlar için zaman zaman kullanılan genel bir ifade “modern köleler”. En kaba tabirle fikren çalışan ve genelde hizmet sektöründe yer alan beyaz yakalılar için olduğu kadar bedenen çalışan imalat sektöründeki mavi yakalılar için de kullanılması yadırganmıyor bu tabirin. Ancak en çok ilgiyi dışarıdan bakıldığında belki özenilen beyaz yakalılar için kullanıldığında görüyor. Beyaz yakalılar içinde bu tabir ise sıklıkla bankacılar için kullanılmaya başlandı.
Bankacı dendiğinde bir banka şubesinde çalışan kişi akla geliyor. Bankacılar aslında geçmişte de günümüzde de bu tabiri hak eden çalışanlar olagelmiştir hep. Bunun nedenleri eskiden farklıydı şimdilerde ise daha farklı. Bilgisayarların kullanımda olmadığı yahut bu kadar olmazsa olmaz durumda olmadığı zamanlarda bankacıların her türlü işlemi manuel olarak da kağıt kalemle kaydetmek zorunda olmaları iş yüklerini muazzam arttırıyordu. Şimdilerde ise banka patronlarının her yıl karlarını katlanarak arttırmak istemelerinden kaynaklanıyor iş yükü. Daha fazla kar elde edebilmek için daha fazla satış yapılması gerekiyor ve sürekli artan şekilde bunaltıcı satış hedefleri veriliyor banka çalışanlarına. Eskiden satış kadrosuna verilen bu hedefler artık gişeciler için dahi sıradan oldu ve satış hedefi verilmesi işi şubelerdeki güvenlik görevlilerine ve çaycılara kadar geldi. İşin zıvanadan çıktığı yer ise “karlılık hedeflerinin tutması için şu ürünlerden şu kadar satılması gerekiyor, herkes bunları satacak, kime sattığınız nasıl sattığınız hiç önemli değil” zihniyetiyle iş yapılması. Talebi olmadığı halde ekonomik sicili temiz olan kişilere kredi kartı gönderilmesi, dönem sonlarında vadesiz hesabında para bulunan müşterilerin hesaplarından hesap işletim ücreti kesilmesi artık hepimizin sık karşılaştığı durumlar haline geldi. Karlılık hedeflerinin tutması amacıyla etik değerler ayaklar altına alınarak yanıltıcı bilgilerle “tek amaç her şeye rağmen sadece daha fazla satış” haline getirildi. Bu da neden banka ve bankacı kelimeleri artık geniş bir kesimde nefret uyandırıyor sorusunun cevabı aslında.
% 80’i üniversite mezunu olan ve iki yüz bine yakın çalışanın olduğu sektör, üniversiteden yeni mezunlar arasında rağbet görmeye devam ediyor diğer yandan. Yeni mezunların da çalışacakları kurumları dikkatle araştırarak seçmeleri onlara düşen bir görev oluyor bu durumda. Etik dışı işler yapanların ödüllendirildiği, dışarıdan bakanların saat 17’de kapıların kapanmasıyla işin bittiğini sandığı şubeden akşam sekizden dokuzdan önce sadece izin alınarak çıkılabilen, asgari ücret civarında maaşların yaygın olarak görüldüğü bankaları tanıyarak ayıklamaları gerekiyor.
Tüm bu olumsuz tablo içerisinde az da olsa etik değerlere gerçekten bağlı kurumların da olduğunu söylemek gerekiyor. Personelini sürekli saat 19’dan sonra dahi saatlerce çalıştırdığı tespit edilen şube müdürlerinin bu çalışma tarzını terk etmesi gerektiğini söyleyen, onları ikaz eden bir üst yönetimin de olduğunu bilmek bu ortamda sevindirici. Tablonun olumsuz yanındaki işlemler ve kişiler için otoritenin artık daha fazla seyirci kalmaması gerekiyor. Sektör kar hırsıyla o kadar kendinden geçmiş ki yetkili merciler dur demedikçe bu sevimsiz durum devam edecek gibi görünüyor.

KOBİ’ler bankalara teslim, aman dikkat…


Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler olarak kısaca KOBİ olarak adlandırdığımız işletmelerin bankalardan kullandıkları kredi tutarı Şubat sonu itibarıyla 150 milyar TL’ye dayandı. Bu meblağ geçen yılın aynı dönemine göre % 50’nin üzerinde bir artışa tekabül ediyor. Bu artış ve oranlar bir yandan ekonomik ataletten çıkışımızın göstergesi olarak yorumlanırken diğer yandan da artan hacim korkutucu.

Çok hızlı bir şekilde artan bu hacim korkutucu çünkü KOBİ’ler alanında bizde maalesef her şey Allah’a emanet. Henüz ülkemizde KOBİ ne demektir, hangi işletmeler bu tanıma girer, hangi işletme KOBİ’dir, hangisi değildir sorusuna dahi net bir cevap verebilmek mümkün değil. Avrupa Birliği tanımını baz almaya çalıştığımızda ülkemizdeki hemen hemen tüm işletmeler KOBİ tanımına girdiği için kendi KOBİ tanımımızı kendimiz yapmamız gerekiyor. Bankalar açısından durum o kadar karmaşık değil. Çoğu banka yıllık “resmi cirosu” 5-7 milyon TL’ye kadar olan işletmeleri KOBİ segmentinde değerlendiriyor.

KOBİ’ler ülkemiz için çok önemli. Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Rifat İraz hocamızın bir makalesinde özetlediği ifadeyle, “Günümüzde KOBİ’ler, küreselleşmenin yarattığı şiddetli rekabet ortamında ulusal ekonomilerin gelişmesi ve korunması bakımından önemli bir işlev üstlenmektedirler. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde KOBİ’ler, özellikle yarattıkları istihdam olanakları ve sahip oldukları esnek yapılarıyla çevresel değişmelere hızlı tepki vermeleri dolayısıyla ulusal ekonomilerin gelişmesinde ve küresel rekabetin olumsuz etkilerinden korunmasında oldukça etkili bir rol oynamaktadırlar. Bunun yanı sıra, taşıdıkları yerel olma özellikleri itibariyle yabancılaşmayı önlemesi ve orta sınıfı güçlendirmesi gibi rolleri, KOBİ’leri sosyal açıdan da önemli kılmaktadır.”

KOBİ’lerin bankalarla ilişkilerinin artması, buna bağlı olarak kredi hacimlerinin hızlı bir şekilde önemli boyutlara ulaşması noktasında KOBİ’lerin üzülmemeleri için çok dikkatli olmaları gerekiyor. Bu dikkat elbette banka seçiminde gerekiyor en çok. Kullandıkları krediler ticari kredi kapsamında olduğu için tüketici kredilerden farklı olarak büyük bir tehlike içeriyor. Tüketici kredilerinde (bireylerin kullandığı araç, konut vs) vade boyunca banka kredi oranını yasal olarak değiştiremezken ticari kredilerde banka ekonomik koşullara göre kredinin oranını değiştirebilmektedir. Özellikle çalkantılı dönemlerde bankalar patronları çağırarak kredileri revize etmekte, işletmelerin zor duruma düşmelerine neden olabilmekteler. Bundan daha da tehlikelisi ticari kredileri banka istediği zaman geri çağırabilmektedir. Yani kullanılan kredinin taksitleri bitmemişken banka dilediği zaman işletmeden kredi borcunun hepsini hemen kapatmasını yasal olarak isteyebilmektedir. Tüketici kredilerinde yasal olarak imkânsız bir durum iken kriz zamanlarında ticari kredilerde bu sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur. Banka ismi vermek yasal olarak maalesef bizi zor durumda bırakacağından hangi bankaların bu tür kötü davranışları alışkanlık edindiğini açıklayamıyoruz. Ancak, daha önce de sözünü ettiğimiz 2008’de patlak veren ekonomik krizde Kayseri’nin göz bebeklerinden 75 yıllık tekstil imalatçısı ve ihracatçısı Karartaş Grubu’nun kredilerini 6 ay erken çağırarak fabrikalarda üretimin durmasına, binlerce insanın işsiz kalmasına ve grubun bir şirketinin haraç mezat icradan satılığa çıkarılmasına neden olan iki özel banka örneği unutulacak gibi değil. İnternetten kısa bir araştırma yaparak sicili temiz olmayan bu bankalardan özellikle uzak durmakta fayda var. Bankaların müşterilerle kredi ilişkisi meşhur tabirle açık havada şemsiye verip yağmur başlar başlamaz şemsiyeyi geri almaktan ibaret.

Bu noktada katılım bankalarının diğer mevduat bankalarına göre büyük bir avantajı öne çıkıyor. Katılım bankaları çalkantılı bir ortamda dahi ticari kredilerin oranlarını yukarı yönlü revize etmiyorlar ve yine son krizde de teyit edildiği üzere katılım bankacılığı prensipleri gereği ticari kredileri erken çağırmıyorlar. Ticari kredilerin hızla arttığı bir zamanda işletmeler çalışacakları bankaları titizlikle seçmeliler.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Bankaları zor günler bekliyor


Bu seferki zorluk küresel bir krizden ziyade kendi ülkemizin durumundan kaynaklanan tedbirlerden ötürü. Bunların en başında da ekonomik sistem için kötülüklerin başı kabul edilen cari açıktaki önlenemez ve korkutan artış. Cari açık kısaca ülkenin döviz gelirleri ile döviz giderleri arasındaki fark olarak özetlenebilir. Şahıs olarak basitçe giderimizin gelirimizden fazla olması durumundan pek farklı bir durum değil bu. Bizim de ülke olarak temelde ithalat ve kar transferlerinden kaynaklanan ülke dışına giden döviz tutarı yine temelde ihracat, turizm ve yurt dışındaki işçilerimizden gelen paradan fazla olduğu için cari açık tabir ettiğimiz bu tutar sürekli artıyor. Cari açık arttıkça, bu tutar büyüdükçe, kontrol edilebilir olmaktan çıkıyor ve bu durum ülke ekonomisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Geçtiğimiz yılın ilk iki ayı toplamında yaklaşık 6 milyar dolara yakın olan bu açık bu yılın ilk iki ayı sonunda ise katlanarak 12 milyar doları aştı.

İşin bankaları ilgilendiren boyutu da bundan sonra başlıyor. Giderlerimizden en önemli kalem petrol ürünlerine harcadığımız para. Petrol ürünlerinin fiyatları arttıkça enerji bakımından büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke olarak ödemek zorunda kaldığımız tutar da artmakta. Bu bizim kontrol edemeyeceğimiz ve tedbir alarak kısa vadede azaltamayacağımız bir harcama. Ancak diğer ithal malların ithalatını azaltabilmek için bazı tedbirler alınabilir. Otorite de bu yönde bir takım tedbirler almaya başladı. Bu tedbirler özellikle bankacılık sektörünün nefesini kesecek ölçüde sert. Öncelikle vatandaşın bankalara yatırdığı TL mevduatın Merkez Bankası’na yatırılması gereken oranları arttırıldı. Bu oran seri artırımlar başlamadan önce sadece %5-%6’lar civarındaydı ve üstelik bankalara bu paralar karşılığında faiz ödüyordu Merkez Bankası. Bu oran aylar içinde %16’ya kadar çıkarıldı ve artık bankalara Merkez Bankası’na yatırmak zorunda oldukları bu paralar için faiz ödenmemeye başlandı. Bununla yapılmak istenen temel şey bankaların sahip oldukları para miktarını azaltarak kredi vermelerini azaltmak idi. Çok kredi kullanımı çok tüketim, yeterli üretim yapamadığımız için de çok tüketim ithalat demek. Bankaların kredi vermelerini yavaşlatarak ve hatta azaltarak ithalat frenlenmek isteniyor. İthalat frenlenince de hesaplara göre yurt dışına giden döviz miktarı azalacak ve cari açık kısmen de olsa kontrol altına alınabilecek.

Bu hesabın tutup tutmayacağını şimdiden söylemek zor. Ancak erken bir gözlemle mevcut durumun hiç de arzu edilen şekilde gelişmediği söylenebilir. Bankaların kredi hacimleri geçen yıl ikinci ay sonu itibarıyla 405 milyar TL iken bu yılın ikinci ayı sonunda ise 550 milyar TL’yi aştı. Mevduatın maliyetinin artış trendine girmesi, kredi oranlarında ise bankaların gözle görülür bir artış yapmaması bankaların karlılıklarını oldukça düşürmeye başladı. Bu yılın şubat sonu karlılıkları ile geçen yılın şubat sonu karlılıklarına bakıldığında bankacılık sektörünün karı 3,5 milyar TL’den, artmak bir yana, 3 milyar TL’ye düştü.

Henüz erken de olsa, bu haliyle alınan tedbirlerin kredi hacmini ve beklendiği gibi ithalatı, cari açığı azaltmayacağını, sadece bankaların karlılığını düşüreceğini söylemek mümkün. Seçim dolayısıyla şimdilik sadece bankacılık sektörüne getirilen ve onlar için can yakıcı olan buna benzer tedbirleri seçimden sonra diğer sektörlerde de görmek sürpriz olmayacaktır.